Okuduğum ilk Ayfer Tunç kitabıydı. Çok çok çok beğendim. Kitaba başlamadan önce ‘Suzan Defter’ ne demek acaba diye çok düşünmüştüm, şimdi anlıyorum.
Öncelikle kitabın yazım biçimine değinmek istiyorum. Kitapta iki karakterin günlüğü yer alıyor ve aynı günler üzerinden sol sayfada erkek karakterin, sağ sayfada kadın karakterin yazdıklarını okuyoruz. Kitabı iki farklı şekilde okuyabilirsiniz, ilki iki günlüğü de aynı anda okumak. İkincisi ise günlüklerden birini bitirip diğerine geçmek. Ben ikinci yöntemle okudum ancak kitabı tekrar okursam - ki okuyacağım - ilk yöntemle okuyacağım.
Gelelim Suzan Defter’e. Sorunlu aile ilişkileri, aşk hikayeleri, yalnızlık, geçmiş ve gelecek kavgası.. Kitaptaki her karakterin hikayesi sizi kırıyor, üzüyor. Yaşanmamış şeyler, söylenmemiş sözler, karşılığı görülmemiş sevgi, yarım kalmış bir kara sevda.
Günlüklerden birinin yazarı Ekmel Bey’den bahsedeyim önce. Ekmel Bey, emekli bir avukat. Günlüğüne şu cümleyle başlıyor, “Ölüm seninle bir anlaşma yapalım. Şu lanet olası defter dolduğunda bana gel.”
Ekmel Bey, aşksız bir evliliğin meyvesi, mutsuz bir çocukluğu olmuş, bu mutsuzluğu evliliğine de taşımış ve aile yaşantısında da mutsuz olmuş bu nedenle eşinden ayrılmış, büyük bir evde tek başına yaşayan ve dış dünyayla ilişkisini kesmek isteyen emekli bir avukat. Hayata dair umutlarını yitirmiş, daima seyirci olduğuna inanmış bu nedenle hayatta bir iz bırakabilmek için bu günlüğü yazmaya başlıyor. Yazdığı ilk cümlede de söylediği gibi defter bittiğinde ölmeyi planlıyor.
“Yaşamak her şeye rağmen bir iz bırakmaktır yeryüzünde. -Ben de yaşadım, sizin kadar!-“
Arada sırada kendisini arayan kardeşi ve kızından başka kimsesi yok, onlarla da doğru düzgün bir sohbeti yok. Kendini eve kapatıyor ama dış dünyayla da iletişimini tamamen kesmek