Kırk yılda bir çocuklarıyla il-gilenmek akıllarına geldiği zaman, onların dünyasına girmek, yaralarını paylaşmak yerine, kendi yarım kalmış saplantılarını bıçak gibi sokup sokup çıkarmaya devam ediyorlardı. Sevdik-lerini söylerken bile kusur gözüyle bakıyorlardı. Her şeyde bi-zim iyiliğimizi düşündükleri için masumiyetlerini hiç tartış-maya açmıyorlardı. Ne yaptıysak onların gözünde yeteri kadar güzel, yeteri kadar yetenekli, yeteri kadar başarılı, yeteri kadar fedakâr olamadık. Bir kere olsun yanıldıklarını itiraf etmedi-ler. Kusursuzluk şeytanı o kadar gözlerini bağlamıştı ki en kü-çük bir hatayı bile üzerlerine kondurmadılar. Sadece şikâyet ettiler, suçladılar, inkâr ettiler.
Annemle ilgili olarak ömrüm boyunca iki şey aradım; uy-gun bir yüz ve inandırıcı bir ölüm. Ölümüne üzüleceğim bir yüz olsun istiyordum.(Ölümüne üzülecek bir anne istiyordur belki de)
Ara ara başını yana çevirip göz göze gelince hafifçe gülümsüyordu. Sakın üzülme, ben senin yanındayım gülüm-semesiydi. Her şey sandığın kadar kötü değil gülümsemesi. Bu dünyada güvenmeye değer insanların olduğunu hatırlatı-yordu. Bayram günlerinde okulun camlarını süslemek için as-tığımız krepon kâğıtları gibi rengarenk ve güzeldi. Saçlarının arasından bağıran bir tutam mor, insanı bayram yerine çağı-ran çığırtkanlar gibiydi.