Kitabı anlatmadan önce Orhan Pamuk ile tanışmamdan bahsedeyim. Her öğrenci gibi lise zamanlarında ders esnasında gördüğüm yazarlardan biriydi. Ama o zamanlar edebiyat öğretmenimin ülkeyi kötüleyerek Nobel aldı gibi bir cümle kurmasından dolayı bu zamana kadar hep önyargıyla yaklaşıp okumamıştım. Son zamanlarda Türk edebiyatı da okumaya başlayınca, okuyayım iyi mi kötü mü ben karar vereyim diyip en dikkatimi çeken kitabı olan kırmızı saçlı kadını okumaya başladım.
Kitabın anlatıcısıyla okumaya başlar başlamaz garip bir bağ kurmuştum bile. Anlatıcının edebi yönünden ve benzer bakış açılarına sahip olmamızdan dolayı oluşmuş olabilecek bu bağ kitabın içerisine daha çok çekiyordu beni. Anlatıcının kitaplar hakkında verdiği bilgiler, yaptığı şehir betimlemeleri, dönemin siyasal meselerini anlatışı da ayrıca hoşuma giden detaylardı. Ve başta Orhan Pamuk'a olan önyargım da ülkemizde yapılan yanlıs batılılaşmayı, modern olma çabasıyla köklerimizden kopuşumuz ve edebiyatımızı unutuşumuzu işlediği kısımlar sayesinde kırıldı.
(Bu kısım biraz spoiler içerebilir)
Kitapta asıl dikkatimi çeken tema kaderdi. Başta Cem'in babasının onu ve annesini terk ettiği için öngören kasabasına gidişi, kırmızı saçlı kadınla tanışması, Mahmut ustasını babası yerine koyması, bir kaza sonrası onu öldürdüğünden emin olmamasına rağmen o kasabadan kaçması, ve zaten baba hasreti çeken biri olup bir de babası yerine koyduğu adamı öldürmenin verdiği pişmanlıkla hayatının ilerleyen süreçlerinde babayı öldürmek üzerine olan hikâyelere merak salışı özellikle kral oidipus ve "rüstem ile sührab"ın öykülerine olan ilgisi ile baba-oğul meselelerine olan yaklaşımını görüyoruz. Ama bir gün ne yaparsak yapalım geçmiş peşimizi bırakmadığı için (belki de kaderden) Cem bazı gerçeklerle karşı karşıya gelir ve yolu