Sadece dar ve kapalı alanlar değil, bazı ilişkiler ve toplumsal durumlar da aynı sıkışmışlık ve panik hissini yaratıp içimizde bir nefes alma ihtiyacı doğurabiliyorlar. Kaçmak istediğiniz ama yüzünüzde yapay bir gülümsemeyle kaldığınız bir ofis partisi. Arkadaşlığınızın bittiği bir kişiyle yediğiniz, aksayan sohbetin kırgınlıklarla dolu olduğu bir öğle yemeği. Hediyeler, yardım ve hatta aşk bile bizi boğabiliyor. Başkalarının beklentileri üzerimize çökünce ve biz bundan hoşlanmak veya müteşekkir kalmak ya da aynı tepkiyi göstermek durumundaysak boğulduğumuzu hissediyoruz ve gerçekten kaçmak için bir yerleri tırmalamaya başlayabiliyoruz.

Tabii insanlar ilişkiler kurduğu ve gözleri dışarıya kaydığı sürece kıskançlık, hayatın bir gerçeği olacak. Ama değiştirebileceğimiz şey, onun eşsiz bir şiddeti haklı çıkaran bir duygu olarak konumu. Özellikle de, şüpheli düşüncelerin sesine yenik düşen, E-postaları karıştıran ve en masum bakışlarda sevdikleri kişilerin sadakatsizlikleri konusunda ipuçları keşfedenler sadece erkekler olmadığı için. Bütün bunları hepimiz yapabiliyoruz.
“Seni seviyorum,“ demek alınmaya değer bir risk. Ama tüm hayatı uçurumun kenarında yaşamak? Değerli olması için kırılganlığın korkutucu seviyede dönüştürücü olmasına gerek yok ya da arka planda sürekli var olmasına.