Gökyüzünde bir işaret, hayra alamet bir rüya, her şey yolunda gideceğine dair kutsal bir beklenti. Güvenmenin tam kontrolümüzde olmayan bir şey olduğundan hala şüphe edebiliyoruz. Motorla o sert virajı nasıl alacağınızı bilmiyorsunuz, buruşturup top haline getirilmiş kağıdı çöpe sokmak için hangi açıyla fırlatacağınızı biliyorsunuz, patenle kayarken tökezlemeden parmak uçlarında dönebileceğiniz mükemmel anı biliyorsunuz. Ama nasıl ve neden bildiğinizi tam olarak açıklayamıyorsunuz.
Güven hep göz kamaştırıcıdır. Partiye rahatlıkla gelen, herkese el sıkışan, önemli kişileri büyüleyen o insanları imreniyor olabiliriz. Ama kendinden şüphe etmeyen insanlar gizemle parlasalar da ve acaba onlara güven olur mu diye biraz kuşkulusak da kendimize karşı hissettiğimiz güven çok daha uçucu, geldiği hızla gidebiliyor.
“Gezentilik bir duygusal salgın olarak çıkıyor,”diye yazıyordu bir psikolog 1902’de. Yüzyıl aşkın bir sürenin ardından bugün hala etkilerinden keyif alabiliyoruz.
Macera arayışı, keşif duygusu, farklı bir şey yaşama arzusu. Bunun da ötesinde aşk ya da korku gibi insan ruhunun derinlerinde yatan hareket etme özlemini anlatıyor. Bir sonraki dağın ardında ya da köyün sınırlarının dışında ne olduğunu görme arzusu insanlığın kendisi kadar eski ve bizi, içimizi kemiren, hayatın ancak belli doğrultularda hareket ettiğimiz sürece anlamlı olacağı hissi ile bırakıyor.
Belki huzursuz bir kımıldamayla başlıyor. Belki de uzak bir ülke ya da manzaranın cazibesi, hiç gitmediğiniz ama resimlerini kitaplardan gördüğünüz bir yere duyulan bir tür hasret, hatta bir tür sıla hasreti. Bir buzulun üstüne ayak izimizi bırakmak istiyor olabiliriz ya da şafak vakti bir gölün öte yanından sesimizin yankısını duymak isteyebiliriz. Yabancı diyarlarda zamanın yavaş aktığını biliyoruz. Başka insanların düşünce biçimlerinin bizimkileri de silkelediğini ve dünyayı tekrar yenilediğini.