Tartışmaya hazırlıksız katıldım ve gruptaki bir başka kadını sorguladım. Kaç yaşında olduğunu sordum, “Otuz,' dedi. Bunun üzenne, “Hayır, otuz değil, seksen yaşındasınız ve ölüm döşeğindesiniz, geri dönüp çocuksuz ancak mali başarılarla dolu bir yaşamınız olduğunu görüyorsunuz,’ diye karşılık verdim ve böyle bir durumda ne hissedeceğini hayal etmesini söyledim. “Ne düşünürsünüz, o durumda kendi kendinize ne dersiniz?" Drama seansı sırasında kaydedilen banttan, kadının söylediklerini almama izin verin: “Ben evli bir milyonerim, rahat bir hayatım vardı ve bunu yaşadım! Erkeklerle flört ettim, onlarla cilveleştim' Ama şimdi seksenim deyim; kendi çocuğum yok Yaşlı bir kadın olarak geri dönüp baktığımda, bütün bunlann ne için olduğunu anlayamıyorum; aslında, yaşamımın, bir başarısızlık olduğunu söylemem gerek!"
Benim sorumsa şuydu: “Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! Çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.”
“'Sen ondan önce ölseydin ve karın seni yaşatmak zorunda olsaydı ne olurdu Doktor?" “Ah!" diye karşılık verdi, “Bu onun için korkunç olurdu; ne kadar acı çekerdi!” Bunun üzerine, “Görüyorsunuz ya Doktor, onu bu acıdan kurtaran sizsiniz; elbette bunun bedeli de şimdi sizin onu yaşatmak ve yasını tutmak zorunda olmanız,” dedim.
Artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz -örneğin tedavisi olanaksız bir kanser gibi iyileşme şansı olmayan bir hastalığı düşünün- zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz.
Umutsuz bir durumla karşılaştığımız, değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze geldiğimiz zaman bile, yaşamda bir anlam bulabilecegimizi asla unutmayalım.