Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçtiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
Ceren on yaşındayken bütünlüğün ancak sanat yapıtları aracılığıyla ulaşılabilen ve sanat yapıtlarının boyutlarıyla sınırlı bir nitelik olduğunu sezmişti. Hayatın boyutlarıysa
herhangi bir bütünlüğü imkansız kılacak kadar genişti. Bu genişlik Ceren'e heyecan ya da coşkudan önce yılgınlık hissettiriyordu.
Yaşarken elde edeceği şeyin bütünlük değil, sadece anların büyüsü olduğunu da sanının yine on yaşındayken kabullenmişti.
Kendi doğamı yadırgıyorum.
Bambaşka bir ses ve vurguyla sorardı: Sence bu olağan mı ? Bir bütünlük arıyorum çünkü kendimi darmadağınık hissediyorum, dağılarak yok olacakmışım gibi hissediyorum.
Peki sence bu olağan mı?
Daha önce de birçok kez dinlediğim, gayet iyi bildiğim bütün bu hikayeler, bu hatıralar bana onarıp temizlemeye çalıştığımız panonun birer parçasıymış gibi geliyordu. Annem
kendi hayatının kimisi kırık dökük, kimisi güzelce sırlanmış, kimisi karanlık, kimisi ümitli parçalarını ela panoya ekliyordu.