754'de Abbasilerin halife ilan ettiği Mansur bütün rakip güçleri ve aykırı inançları yok etmeyi kafasına koymuştu. Ebu Müslim'i Orta Asya'daki güç merkezinden koparmak maksadıyla Suriye valisi olarak tayin etmişti. Başına örülen çorabın farkına varan Ebu Müslim aykırı görüşlerinden vazgeçtiğini bildiren kendini küçültücü bir mektup yazmıştı.Bu acınası adımı yeterli bulmayan ve bir darbe yapılmasından korkan Mansur Orta Asya'daki rakibini haince bir yola başvurarak öldürtmüş ve cesedini de Dicleye attırmıştı. Ardından Ali'nin oğlu ve Muhammed'in torunu olan Hüseyin'in soyundan gelenlerden öldürebildiği kadarını öldürmüştü. Bu peygamber torunlarının naaşlarını kuruttuktan sonra her birinin kulağına etiketler mühürleterek sarayın gizli bir odasına yerleştirmiştir.
Hugh Kennedy, When Baghdad Ruled the Muslim World (Londra,2004), s.16
Öte yandan bölgede inançları sadece vahiy ya da hadislerin üzerine bina edenler vardı. İslam'ın ikinci kaynak kitabı olan hadis külliyatı bir Orta Asyalıya, Buhari'ye aitti ve Sünnilerce (keza Şiirlerin de ekseriyetince) değişmez kabul edilen diğer altı hadis kitabının beşi de Orta Asyalılar tarafından derlenmişti.
Hukukta Arap fatihlerinin Orta Asya'daki yaklaşımları benimsemekten başka seçenekleri yoktu. Kaldı ki sulama gibi bazı hayatı meselelerde ne Kur'an ne de Arapların göçebelikten gelen tecrübeleri biz söz söyleyebiliyordu. Hatta Kur'an'da hakkında çok sayıda ayet olan evlilik ve boşanma hukuklarıyla ilgili olarak bile fethin hemen sonrasındaki dönemde İslamiyet öncesi kurallar geçerliydi. Mesela bu iki mesele de Zerdüştlük hukuku şekillendiriciydi. Bu noktada Ibn-i Sina'nın hem Zerdüşt talebeleri olduğunu hem de bir Zerdüştlük metnini Arapçaya tercüme ettiğini hatırlatmakta fayda vardır.