Gözlerinin ışıltısı, rengi, kokusu, hareketleri, her şeyi bana o kadar tanıdık geliyordu ki sanki ruhum önceki hayatımda, mânâ âleminden cisim âlemine geçerken onun ruhuyla komşu olmuştu.
Öyle yaralar vardır ki hayatta, ruhu cüzam gibi yalnızlıkta yavaşça yiyip bitirirler. Kimseye anlatılamaz bunlar; çünkü herkes bu inanılmaz yaralara genellikle tuhaf ve az rastlanan şeyler olarak bakar.
Yalnızım, evet, herkes yalnızdır, yalnızız... Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz -çünkü bak, "kendi" var içimizde- birbirine karşı yalnızdır.
Nasıl, evvela onu nasıl en seçme hislerimin mevzuu olmaya layık görebildim? Nasıl ve ne biçim bir körlükle, nasıl nasıl, hangi zaaflar tarafından itilerek, nasıl, hangi idraklerin felci içinde, nasıl, derece derece ve birçok uyandırıcı işaretlere rağmen nasıl, zaman zaman içimi altüst eden keder fırtınalarının mânâsına karşı tasasız kalabildim?