Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanı, bireyin köksüzlüğünü, evsizlik duygusunu ve toplum dışına itilmişliğini merkeze alan bir anlatıdır. Romanın kahramanı Zebercet, daha doğumundan itibaren eksiklik duygusuyla kuşatılmıştır. Erken doğması, annesiyle sağlıklı bir bağ kuramaması ve çocukluk yıllarında arkadaşlarının alaylarına maruz kalması (“Anası oğlan doğurmuş, Zebercet hamur yoğurmuş”) onun kimliğini kırılgan ve yetersiz hissetmesine yol açar. Bu damgalanma, onda sürekli olarak fark edilme, beğenilme ve onaylanma arzusunu doğurur. Ancak yaşamında bu onayı verecek hiçbir figür yoktur; ne annesi, ne Ankara treniyle gelip bir daha dönmeyen kadın, ne de tepkisiz ortalıkçı ona bu ihtiyacı karşılar.
Romanın mekânı olan otel, bu eksikliğin ve yurtsuzluk duygusunun simgesidir. Ev, aileyle birlikte geleneksel değerlerin ve aidiyetin temsili iken, otel yalnızca geçici sığınak olabilen soğuk ve kimliksiz bir mekândır. Zebercet’in dışarıda tutunacak hiçbir yeri yoktur; bütün hayatı bu mekâna sıkışmıştır. Onun varoluşu, gelip giden yolcuların geçiciliği karşısında daima aynı yerde kalmanın durağanlığıyla birleşir. Evsizlerin ve yurtsuzların geçici konaklama mekânı olan otel, Zebercet için her şeydir; dış dünyadan kaçıştır ama aidiyet hissi vermez. Dolayısıyla otel, bireyin içsel boşluğunu dolduramayan, “tam olmayan” bir yer olarak işlev görür.
Otel adının kökeni ve ironisi: Atılgan, bir söyleşisinde çocukluğunda zihninde yer eden “Anavatan Oteli” adını romana taşırken “isimle oynayıp Anayurt yaptım” der. Böylece “anayurt” gibi aidiyet ve kök çağrışımları güçlü bir sözcük, Zebercet’in evsizlik ve yurtsuzluğunu barındıran bir tabelaya dönüşür. Bu, sert bir ironi yaratır: adı “anayurt” olan yer, aslında Zebercet için yurt-dışı, ev-dışı bir boşluktur. Ayrıca romanın başlarında