Spoiler içerebilir#
Hikayenin kahramanı adını bilmediğimiz bir kadındır. Kendisini, kocasını öldürmeye kadar götüren nedenleri açıkça ve doğrudan anlatmaktadır. Yine aynı şekilde roman çarpıcı bir itiraf ile başlar: “Alnının ortasına ateş ettim”. Derinden hissettiği aşağılık duygusuyla ezilen bir kadının bir nevi tek başına sürdürmeye çalıştığı evliliğini anlatmak için tercih ettiği belki de en acı verici itiraftır bu.
Olay örgüsü farklı şekilde anlatılmaktadır. Yazar, ilk sayfadan olayın sonunu söylemiştir oysaki. Katil bir eş tarafından geriye doğru yeniden yaşanan çaresiz ve kıskançlıkla dolu bir aşkın hikayesini okuruz başkahramanın ağzından. Sık sık geriye dönüşler olay örgüsünün ritmini artırmıştır bence.
Adını dahi bilmediğimiz bu kadın, kocasının tuhaf evlilik dışı ilişkisine yıllarca katlanır, ta ki bu ayrılıklar kasırgasını durdurmanın, yani kocasının evden yeniden ayrılmasına engel olmanın bir yolu olduğunu anlayana kadar. Zira kadının özlemini çektiği o gerçek aslında her zaman gözlerinin önündedir ve hiçbir şey bunu değiştiremeyecektir.Hayaller ve fantezilerden oluşan bir iç dünyada yaşayan kahramanın zorlu bilinçlenmesi gibi. Bir yanda gerçekten yaşama cesareti olmayan ve bir yanılsamaya tutunan kadın, diğer tarafta asla sahip olamayacağı Giovanna adındaki bir kadını seven Alberto.
Yalnızlıkla başlayan ve yine yalnızlıkla son bulan adeta bir cehennem döngüsü. Katil eşin öyküsü, belki de gerçekle yüzleşmemek için kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım, en sonunda ‘gerçek’in kestiği fatura çok daha ağır olacağının ispatı gibidir.
1947 yılında yayınlanan Natalia Ginzburg’un bu kısa romanı, bizlere beş kişinin yalnızlığının ve mutsuzluktan nasıl kaçılacağının portresini veriyor. Farklı yolları izlerken herkes başarısız olmaktardır.