Bu kitap öyle bir kitaptı ki hem beklentimin çok üstüne çıktı hem de hayal kırıklığı yarattı.
Ben kitabı okumaya başlarken -büyük ihtimalle son zamanlarda okuduğum fantastiklerin hepsinin beklentimin altında kalması yüzünden- epey bi’ önyargım vardı. Daha doğrusu yine beğenmem diye korkuyordum. Tabi ilk 50 sayfada ne kadar yanlış düşündüğümü anladım. Bir kere kitapta sevilesi tonla şey var. Başrolün kitaplarla ilişkisi, evren, kara büyü kitapların da bir kalbi olması gibi gibi. Ama benim işte budur dediğim 2 şey var.
Bir; Elisabeth’in, Ashcroft’u durdurmayı intikam almak için değil -ki intikam almak istese bunun için kendisine neden bulabilir- insanların hayatını önemsediği için istemesi. Son zamanlarda özellikle de fantastik kurgularda o kadar çok intikam teması işleniyor ki artık gına geldi. Hani bunu güzel işleseler, intikam alma dürtüsünün insanda nelere yol açtığını anlatmaya çalışsalar falan neyse ama öyle bir hale getirdiler ki bu konuyu, klişe oldu artık. Bu kitap böyle olmadığı için çok hoştu.
İkincisi de Elisabeth’in ailesi mevzusu. Kitabın arkasını bile okuduysanız anlamışsınızdır, Elisabeth yetim. Ve bundan dolayı bir öfkesi ya da ailesinin bulma arzusu yok. Aksine kendi gerçeğini o kadar kabullenmiş ki kütüphaneyi evi, kara büyü kitaplarını -ve tabi ki diğer kitapları da- ailesi olarak görüyor. Yok şunun kızı, yok ötekinin kardeşi falan çıkmıyor. Kendini yalnızlaştırmaya çalışan bir karakter de değil. Öyle boş yere ergen ergen triplere de girmiyor. Ve Elisabeth, kitapta özellikle belirtildiği üzere 16 buçuk yaşında. Evet, çoğu yirmili yaşlardaki kitap karakterlenin aksine çok daha olgun davranarak benim kalbimi kazandığı doğrudur.
Ne kadar sevdiğim şey olsa da tabii sevmediğim yerler de oldu. Bunların çoğu da Nathaniel hakkında. Silas kadar