“Uzun zamandır tanıdığım insanlara karşı bile fazlaca mesafeli ve güvensiz olan ben, ona nasıl böyle güven duydum ve sevdim bilemiyorum ama kalbim çok derinlerden bir yerden bana ona güvenmem gerektiğini ve yolumu bulmamda bana yardımcı olacağını fısıldıyordu. O benim rehberim olacaktı, beni hayata karşı güçlendirecekti, biliyordum.”
Nuray, Nuş ve Selvi… Kaderin birbirlerine sıkıca kenetlediği kimsesiz ama azimli üç kadın. Onları birbirlerine görünmez bir iple bağlayan bir şey var… Sessizliğin içine hapsedilmiş bir sır… Ve o sır artık ortaya çıkmak zorunda!
-Tutku söz konusu olduğunda insanlardan mantıklı davranışlar beklemenin bir anlamı yoktur. Bilinçli bir insan aynı hataya tekrar düşmez. Hataları tekrarlamak sağlıklı düşünememenin sonucudur.
Karanlık sulardan bu kadar korkmamın nedeni bilinmezliği ve derinliğiyse eğer beynimizin derinliğinden de korkmalı mıyım? Yaşadıklarım beynimin derinliklerinde kayboluşum yüzünden olabilir mi? Dünyaya gözlerimi açtığım o eylül gecesinde, Güneş, Ay ve gezegenlerin konumu kaderimi çizmiş olabilir mi gerçekten? Tıpkı parmak izim gibi sadece bana ait olan bu gökyüzü fotoğrafı, bana acılarla dolu bir hikâye yazmış ve annemin adımı ısrarla “Derya” koymak istemesi hayatımdaki tüm trajedilerin merkezinde “denizin” bulunmasına neden olmuş olabilir mi?
Deniz, ölümün yakın olduğunu hisseder derler. Poseidon buralarda bir yerde gizlenmiş olmalı ve ben “Amphitrite” durmadan onu arıyorum. Öfkelendiğini ve elindeki üç uçlu mızrağını şiddetle yere vurduğunu hissedebiliyorum. Beni istiyor. Denizin ani hırçınlığı ve durgunluğu bu yüzden olabilir mi?