Bunun ardından tanrılar ikinci bir insan ırkı ( Gümüş Çağ ) yaratmış. Ancak bu ırk atalarına kıyasla hem akıl hem de bedenen çok daha düşük mertebedeymiş. Vakitlerini boş ve kadınsı uğraşlarla harcıyor, tanrılara gereken saygı göstermiyorlarmış. Zeus bu duruma öfkelenerek tüm insanları yeryüzünden silmiş ve dişbudak kerestesinden üçüncü insan ırkını ( Bronz Çağ ) yaratmış. Bu ırkın inatçı ve şiddete eğilimli olduğu ortaya çıkmış. Devasa boyutlara ve güce sahiplermiş, savaşmak ve kavga etmek dışında hiçbir şeyden zevk almıyorlarmış. Silahları, evleri ve kullandıkları aletler bronzdanmış çünkü demir henüz bilinmiyormuş. Zeus bu uğursuz ırkı ortadan kaldırmak zorunda kalmamış. Zaten kana susamış kavgalarıyla kendi kendilerini yok etmişler.
İnsanlığın beş çağına dair efsane, bizi bambaşka bir geleneğin çevresine götürür. Buna göre tanrılar, ilk olarak kaygı ve üzüntüden uzak yaşayan bir altın insanlık yaratmış. Yeryüzü kendi arzusuyla onlara hayat için gerekli olan her şeyi sağlamış. İnsanlar ilerlemiş yaşın verdiği halsizlik, hastalık ya da illetin verdiği acılara maruz kalmadan, tatlı bir uykuya dalar gibi huzur içinde ölüme dalıyorlarmış. Bildiklerimiz, bu insan ırkının gözden kaybolmasına rağmen halen yukarı dünyada ölüleri koruyup kollayan iyi huylu ruhlar olarak varlığını sürdürdüğüdür.
Genel inanışa göre ölümden sonra insanların ruhları gölgeler diyarında sıkıcı ve perişan bir biçimde varlıklarını sürdürüyordu. Ancak mistik anlatılarda sunulanların öğrettiklerine göre ölüm sadece ruhun daha parlak ve iyi bir hayatta yeniden dirilişiydi.