Nuran Çelikçi

Nuran Çelikçi
Reklam
“Ah, inanın bana, çok basit yaratıklardık. Yine de bugün bilinmeyen pek çok şeyi biliyorduk. Kulaklarımızı istediğimiz gibi büküp dikebiliyor, istediğimiz vakit düzeltebiliyorduk. Omuzlarımızın arasını kolaylıkla kaşıyabiliyorduk. Ayağımızla taş atabiliyorduk. Bunu pek çok kere yaptım. Ayrıca, dizlerimi bükmeden kalçamdan aşağıya eğilip yere sadece parmaklarımın uçlarıyla değil, dirseklerimle bile değebiliyordum. Kuş yuvalarına gelince, eh, 20. yüzyıl çocuğu bizi bir görebilseydi! Ama yumurta falan toplamıyorduk. Onları sadece yiyorduk.”
Sayfa 33
Evrim
Evrim-Hayatta Kalma Mücadelesi
9/10
·160 syf.·
2024 71. kitabı
Jack London’un dönemin kısıtlı bilimsel verilerine rağmen hayal gücünün yaratıcılığını kullanarak kaleme aldığı bu kurgusal eseri keyifle okudum. Okuması öyle kolay, akıcı ve sürükleyiciydi ki başlayıp bitirmek saatlerimi almadı. Yazar, en ilkel çağlarda yaşayan atalarımızın kendi nesline yaşamının tüm izlerini aktardığını ve bunun da kalıtımsal yol ile kendisine kadar geldiğini belirtiyor. Kolektif bilinçaltının derinliklerinde kayıtlı olan bu aktarımı rüyalarında yaşıyor. Bu deneyim de keyifli bir kurgusal roman olarak karşımıza çıkıyor. İnsan evrimi; Ağaç İnsanları, Mağara (Halk) İnsanları ve Ateş İnsanları olarak 3 grupta ele alınmış ve canlıların birbirleri arasındaki hakimiyet kurma mücadelesi merak uyandıracak bir şekilde okuyucuya aktarılmıştır. Keyifli okumalar diliyorum.
Evrim
Âdem'den ÖnceJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202526bin okunma
İnsan Evriminde Dilin Doğuşu
“Ses diyorum, kelime diyemem, çünkü konuşmalar asıl olarak seslerden ibaretti. Sıfat veya zarflarla değiştirilebilecek sabit değerleri yoktu. Bunlar henüz keşfedilmemiş konuşma araçlarıydı. Sıfat ve zarfların kullanımıyla isim veya fiilleri nitelemek yerine, sesleri tonlama yoluyla, nicelik ve tizliği değiştirerek, yavaşlayarak veya hızlanarak niteliyorduk. Belirli bir sesi çıkarırken harcadığımız süre, sesin anlamını değiştirebiliyordu. Fiil çekimi yoktu. Zamanı bağlamdan çıkarabiliyordunuz. Yalnızca somut şeylerden konuşuyorduk, çünkü yalnızca somut şeyler düşünüyorduk. Ayrıca, iletişimimizin çoğunu pantomim yaparak da sağlıyorduk. En basit soyut düşünceyi bile aklımızdan geçirmemiz mümkün değildi. Böylesi bir düşünce aklımıza gelse bile, bunu başkalarına aktarmamız imkansızdı. Soyut düşünceler için tanımlanmış sesler yoktu. Biri soyut bir düşünceyi anlatmaya kalkıştığında, kelime dağarcığının sınırlarını zorlaması şarttı. Bunun için yeni sesler uydursa bile, arkadaşlarının bunu anlamasına imkan yoktu. Bu noktada pantomime başvurması; düşünceyi mümkün olduğunca resmetmeye çalışırken, bir yandan da bu yeni sesi tekrarlaması gerekiyordu. Böylelikle dil gelişti.”
Sayfa 32