Aşk, nefret, ihtiras, entrika, cinayet, definecilik; otuz iki kısım tekmili birden Sikkeli Köyü’nde!
Kitabı okumaya başladığım an suratımın bir köşesine yerleşen gülümseme Esin’in yüz felcinden kalan iz gibi sonuna kadar peşimi bırakmadı. Tam kenara koyup biraz hüzünleneyim diyorum yazarımızın sarkastik üslubu müsaade etmiyor.
Esin’in yolculuğu aslında çevremde tanıdığım ve hatta kendimin de dahil olduğu bir göç hikayesinin kırsal versiyonu. Biz kadınlar kendimizi iyileştirmek için hep göçeriz. Bazen içimize, bazen uzaklara. Esin de önce içine sonra da içindeki göçü de yüklenip Sikkeliye göçüyor. Sikkeli belli başlı karakterleri ile tipik bir Ege köyü. Her köyün kendi ölçeğinde bir Alamancısı, bir bilgesi, bir delisi, bakkalı, birbiri ile içten içe husumetini herkesin bildiği ama Kırmızı Pazartesivari kimsenin dile getirmediği insanları vs. vardır. Her biri köyün ayrı bir dinamiğinin parçası hatta belirleyicisidir. Didem Ünal Demir adeta kendi yaşamışçasına gerçekçi betimlemiş köy halkını.
Bir cinayetin anatomisini anlatırken ortaya çıkardığı kalp kırıklıkları, hüzünler, aşk, nefret sarmalı ve sürpriz sonu ile okuyucuyu hemen kapısından içeriye buyur eden sıcacık tatlı bir anlatı “Bu Cenazeyi Bana Lütfeder misiniz?” Esin’in Ramazan’ın cinayeti çözerken İstanbul’dan yüklenip getirdiği iç göçünün ağırlıklarını da bir bir bırakarak ilerlemesine tanıklık ediyoruz kitap boyunca. Yüklerini bırakıp hayatının ikinci yarısını daha güzel geçirmeyi isteyen her kadına ilham olması dileği ile tebrik ediyorum Didem Ünal Demir’i.