“Anda olmak ya da mindfulness çocukken doğal hâlimizdi. Çocuk beyni sünger gibidir; her uyaranı, kokuyu, sesi fark eder. Onun için her şey yenidir, ilginçtir. Eğer yetişkinlikte o çocukluktaki merak ve ilgiyi biraz bile taşıyorsak mindful kalabiliyoruz demektir. Demek ki bu hâl aslında öğrenilecek değil, hatırlanacak bir şeydir. Bizde bu beceri doğuştan vardır ama büyüdükçe bunu unuturuz. Bu yüzden bu konudaki bazı ifadeler bana doğru gelmiyor: ‘Mindfulness öğreniyorum,’ deniyor mesela. Bu, öğretilmez. Hatırlanır ve hatırlatılır.”
Hem toplum olarak hem de bireysel düzeyde bizde iniş çıkışlar fazla… Kolay parlayan, hızlı sönen bir ruh hâlimiz var. Klasik tabirle, saman alevi gibiyiz. Kolay yükselip kolay düşüyoruz. Bir toplumun da insan gibi bir ruh hâli olduğunu düşünürsek biz biraz “şekeri yüksek” bir toplumuz.
Örneğin hayvanlar birbirini öldürür ama bunun hep bir mantığı vardır. Mesela iki horoz kavga eder ya da iki köpek dövüşür. Eğer biri yenilgiyi kabul eder ve çekilirse diğeri onu bırakır. Kinle, “Seni öldüreyim?” demez. Bu da insana özgü bir davranıştır. Nâzım Hikmet’in bir dizesinde vardı: “Yârin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber…” Mutluluk da ekmek de herkese yeter aslında ama insanoğlu illa kendine bir sıkıntı yaratıyor. Böyle bir özelliğimiz var.
Çin’de Mao döneminde, 1959-1961 arasında yaşanan Büyük Açlık’a bakalım. Komünist yönetim dünyaya, “Başarılıyız!” mesajı verebilmek için kendine, “Dünyanın en çok çelik üreten ülkesi olacağız, “ hedefi koymuştu. Bunun için neredeyse tüm çiftçiler çelik üretimine yönlendirildi, köylülerin demir sabanları bile eritilip çeliğe dönüştürüldü. Bir yıl sonra Çin gerçekten dünyanın en çok Çelik üreten ülkesi oldu. Ama tarım üretimi çöktüğü için ardından büyük bir kıtlık başladı. Günümüzde kabul edilen tahminlere göre, bu dönemde yaklaşık 30 ila 45 milyon insan açlıktan hayatını kaybetti. Hatta bugün bazı Çinlilerin yarasa, yılan gibi hayvanları yemesinin kökeninde bile o dönem yaşanan aşırı yiyecek kıtlıklarının izleri olduğu söylenir.