O gece tırnaklarımı derime geçirdim.
Yalnızca canımın acısını başka bir yere yönlendirmek istedim, çünkü içimde kopan fırtına artık sığmıyordu hiçbir kelimeye, hiçbir çığlığa...
Bazen bir aşk, başlarken bile sonunu fısıldar. O fısıltı, kelimelerin yüz kızarttığı bir sessizlikte yankılanır durur. Saygısızca yaşanan bir aşk… Kulağa neredeyse tezat gibi geliyor. Çünkü aşk dediğin, incelikle dokunulmuş bir perde gibi değil midir? Oysa bazı aşklar, perdeyi yırtar. Sahnenin ortasında çıplak kalır insan, utancı bile unutulmuş bir arsızlıkta.
Ben o sahnede kaldım.
Bana öylece baktı. Gözlerinde bir davet vardı, ama içinde hiçbir sorumluluk yoktu. O an anladım; bu, sevilmenin değil, tüketilmenin çağrısıydı. Yine de gittim. Gururla aklım arasındaki köprü yıkılırken, ellerimi uzattım. Belki de kendi yok oluşuma razı geldim. Çünkü bazı duygular, insana yaşamakla tükenmek arasındaki farkı unutturur.
O aşkı yaşarken, ne kadar az değer gördüğümü fark etmedim. Çünkü o kadar çok verdim ki, onun vermediğini fark edecek halim kalmamıştı. Yüzüme dokunurken gözlerime bakmazdı, cümleler kurardı ama hiçbiri bana ait değildi. Bir kadını sever gibi değil, yanında tutmak istediği bir gölge gibi davrandı. Ve ben, varlığımı onun ihtiyacına indirgeyen o gölgeyi sevmeye başladım.
Şimdi uzaklaştık. Yani artık sessizlik var. Ama ne tuhaftır ki, o hoyrat aşkın ardından bile özlem kalıyor. Saygı görmemiş bir beden, dinlenmemiş bir ruh, sevilmemiş bir kalp… Yine de özlüyor. Neyi, neden özlediğini bile bilmeden. Belki o günleri değil de, kendim olmaya çalıştığım hâli özlüyorum. Belki de birinin ilgisine duyduğum açlığın ne kadar derin olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Saygısızca yaşanan bir aşka özlem… Bu, yalnızca birini değil, kendini affedememektir. Hacere Nur Altay