Hayat, olasılıkların birbirine eklenerek oluşturduğu bir zaman bütünü değil mi?
Kesinlikle öyle. Hiçbirimiz bir saniye sonra hayatta olup olmayacağımızı bilmeden yaşıyoruz. Tanrı, bizi yaratırken hepimize sayılı bir nefes verdi ve o son nefesi ne zaman alacağımızı bilmeden yürümeyi öğretti.
İyi sandıklarımız kötüye, kötü sandıklarımız hayra dönüşebiliyor.
Biz, olasılıkların içinde yaşayıp kesin konuşan tuhaf varlıklarız.
Peki ben bu hikâyenin neresindeyim?
Önümde hangi ihtimaller var, bilmiyorum.
Herkesi iyileştiren ama kendine deva olamayan bir psikolog muyum,
yoksa insanlara yardım ederken aslında kendini onaran biri mi?
Bilmiyorum.
Ama belki de mesele, bunu bilmek zorunda olmamak.
Gözüme kış güneşinin ilk ışıkları çarpınca uyandım.
Yüzümü, hava hiç soğuk değilmiş gibi davranan buz gibi suyla üç kez yıkadım. Saçlarımı at kuyruğu yaptım. Bugün her zamankinden zor bir gün olacaktı, hissediyordum. Yeni hastalar, yeni dosyalar… Hepsi birbirinden hüzünlü hikâyelerden geliyordu. En azından dosyalar bana bunu söylüyordu.
Mutfağa geçerken kahve makinesine bir kapsül bıraktım. Kendime iki yumurta haşladım. Dün salata yapmak için yıkayıp yetişemediğim malzemeleri doğradım. Sessiz, düzenli bir kahvaltı yaptım. Sonra odamı aceleyle toparladım. Hazırlanmaya başladığımda neredeyse geç kalıyordum.
Aynada durup yüzüme baktım.
Morarmış göz altlarım vardı. Sanki hastalar değil de ben, hüzünlü bir hikâyeden geliyordum. Ama önemli olan bu değildi. Önemli olan, öyle görünmemekti. Kimse yorgun, halsiz, iyi görünmeyen bir psikoloğun kendisini iyileştirebileceğine inanmazdı.
Göz altlarıma birkaç kat kapatıcı, biraz pudra sürdüm. Artık iyiydim. En azından öyle görünüyordum. Çantamı alıp çıktım.
Kısa süre sonra klinikteydim.
Hastaların randevu saatleri gelmeden önce dosyalarını