Bazen bir sessizlik çınlar insanın içinde. Gürültüsüz, ama baskın. Kimse duymaz onu, çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Ama sen bilirsin. Bilinçaltının parmak uçlarında gezinen, geceleri uykunun tam ortasına çöken, bir his vardır. Sebebini açıklayamazsın. Belki bir bakış, belki yarım kalan bir cümle, belki de sadece bir geç kalış. Ufak bir şeydir ama yer eder.
Zamanla büyür o his. Önce kulağına fısıldar, sonra bağırmaya başlar. Ve sen hâlâ inanmamayı seçersin. Çünkü şüphe, çoğu zaman gerçeği bilmekten daha ağırdır. Şüphe ettiğinde suçluluk hissedersin, hele ki karşındaki sana güven telkin ediyorsa. “Belki de ben abartıyorum,” dersin. “Belki de geçmişin yankıları bugünü gölgeliyor.” Ama içindeki ses, o kendine bile itiraf edemediğin şüphe, susmaz. Ve bir gün gerçek olur.
İşte o an, hissettiğin her şeyin doğruluğu seni rahatlatmaz. Aksine içini kavurur. Çünkü artık bilmektesin. Bile bile sustuğun için. Göz göre göre yanıldığını sandığın için. Kalbinin seni yanıltmadığını gördüğünde, kazanan sen olmazsın. Kaybettiğin şey sadece güven değil, aynı zamanda kendi iç sesine olan sadakatindir.
İçten içe bildiğin bir şeyin doğrulanması, adalet duygusunu değil, kırılganlığı büyütür. Çünkü o his, seni korumaya çalışmıştı. Ve sen onu bastırmak için mantığı kalkan yaptın. Oysa bazen his, bilgiden daha keskindir. Kalp, bazı gerçekleri gözlerden önce görür.
Bu yüzden içimizde beliren şüpheyi düşman bellemeliyiz. Belki de o şüphe, bize gerçeğin en yalın hâliyle dokunan tek şeydir. Her zaman değil, ama bazen. Hissettiğimiz şeyler, tam da sandığımız gibidir.
Ve işte o zaman insan öğrenir: Sessizlik bile bir şeyler söyler. Dinlemeyi bilen için, yalanlar da konuşur.
- Nur Altay (Zihinde Bir Yara)