-Onların bedenini yenebiliriz; ama ruhlarını yenmeyi unutalım. Zaferimiz, Türkler’in fakirliğinin üzerine gitmekle mümkündür. Savaşı top, tüfek,teçhizat bakımından yeterli olamayacakları geniş cephelere yaymalıyız.
-Yani?
-Burayı boşaltalım. Mısır üzerinden veya Türkler’in yeterli silah ve teçhizatla karşımıza çıkamayacakları kadar geniş bir alana savaşı yayabileceğimiz bir bölgeden cepheyi açalım. Başka bir çıkış yolu göremiyorum.
Oğuz Han’dan başlayan Türk tarihi gözlerinin önündeydi. “Tanrı’nın Kırbacı” dedikleri Atilla ünlü kılıcını çekmiş, Avrupa’yı titretiyordu. Alparslan’ın Diogenes’i perişan edişini görür gibiydi. Atını denize süren cengaver Fatih’in topları Bizans’ın surlarını dövüyordu. Bir insanın pasaportla gezemeyeceği ülkeleri kısacık saltanatında ülkesine katan Yavuz, Sina Çölü’nü geçiyordu. Her bahar, “Bize mi sefer yapacak?”korkusuyla Batılıların rüyalarına giren Kanuni, Mohaç’ı geçmiş atını mahmuzluyordu. Ele avuca sığmayan akıncıların ufuklardan ufuklara yankılanan naralarını duyuyordu… İşte bu sonsuz enerji, muhteşem tarih çuvalların içinde titreyen sıska vücutlara dönmüştü!… Çanakkale’de direnişi ölümden önceki son savleti olabilirdi!… Bu morarmış ellerin, yüzlerin, bir torba kemik haline gelmiş vücutların kaderi toprak olmaktı!…
Yüksek Savunma Konseyi çalışmalarını ne kadar gizli sürdürdüyse de, Çanakkale’nin geçilemeyeceği Batı Kamuoyunca anlaşılmıştı. Büyük güç, müttefikleriyle beraber “Hasta Adam”ın önünde dize gelmişti.