-Savaşıp, başkasının elinden neyi var, neyi yoksa almaya kafa yorduğumuz kadar ilme önem versek, herhalde insanlık olarak daha kolay refaha kavuşuruz, dedi.
“Bilmiyorum bu mektup seni nerede ve hangi şartlarda bulacak. Belki sen her an ölmekten, ben ise evlat acısının haberini almaktan korkuyorum. Bu korkunun ne demek olduğunu evladın olursa, anlarsın.” Bu son cümle Charles’ın yüreğine işlemişti.
İlk zamanlar uzaktan birbirlerini görünce bir tüfek patlardı; bazen bu tüfeği bir başka tüfek sesi takip eder, bazen etmezdi. Gittikçe birbirlerine alışır gibi oldular; günler geçtikçen sonra; birbirlerini görünce , çoğunlukla tüfek patlatmaz; hatta karşılıklı el sallarlardı. Birbirlerini birkaç defa görenlerin arasında sanki dostluk da peydahlanır, Anzaklar “Coni Türk” diye bağırır, Türklerde “Hey Mıster” le cevap verirdi. Bazılarının arasında haberleşme bile başlamıştı. Şefik, Recai ve diğer tıbbiyeli öğrenciler, ele geçirdikleri kâğıtlara, “İstanbul dünyanın en güzel şehri; savaştan sonra misafirimiz olun” gibi cümleler yazar, bir taşa sarıp fırlatır, Charles ve arkadaşları da cevap verirlerdi. “İstanbul’un güzelliğini duyduk; fakat Sidney de güzel; siz buyurun.”
Tuhaf bir durumdu; Mıstık iki müttefik askerini önüne katmış geliyordu. Gözetleme postaları zaman zaman yolu şaşırır; düşmanın hakim olduğu yerlere geçer, ya öldürülür, yahut esir alınırlardı. Ama Mıstık bunu nasıl yapmıştı?… Ömer Çavuş yaklaşmasını bekleyemedi:
-Mıstık bunları nereden buldun?
-Susuzluktan bayılmışlardı. Tüfeklerini alıp onlara su verdim. Ayılınca da buraya getirdim.
Böyle bir işi Mıstık’tan beklemeyen askerler alkışlamaya başladılar. Ömer Çavuşta savurduğu kahkahadan sonra:
-Aferin Mıstık, dedi.