Cesetler birbirine karışmıştı; iki tarafta ayırt etmeden ölülerini beraber gömüyorlardı.
İki İngiliz eri, yerde yatan bir Türk askerini çukura atmak için biri omuzlarından, diğeri ayaklarından tutup kaldırdı. Ayaklarından tutan, ağzı burnu dağılmış, karnına birkaç kurşun isabet etmiş, her yerinde kanlar kurumuş Türk askerinin gözleriyle karşılaştı. Kanlı et parçalarının arasından gelen bakışı öyle etkileyiciydi ki İngiliz askerinin yüreğine işledi. Arkadaşına seslenmek mecburiyetini hissetti:
-Thomas bu daha ölmemiş.
-Salla gitsin, Çanakkale’de bu kadar ölünür!
Ölülerin arasına onu da attılar; biraz sonra üzerini toprakla örttüler.
“…Cahil olan Türk askerleri kendilerine verilen görevleri yerine getirmek hususunda pek mert hareket ediyorlar… Gerçekten ben hayatımda bu derece cesur asker görmedim. Bazıları ideal vasıftalar. Hücuma kalkıp, ilerlemeye başladık mı üzerlerine yağdırdığımız mermi sağanağına aldırmadan, soğukkanlılıkla ayağa kalkıyor, siperlerden fırlıyor ve ateş etmeye, elbombası atmaya başlıyorlar…”
“Devlet-i ebed müddet sona eriyor, islam aleminden doğup, yüzyıllarca insanlığı aydınlatan güneş batıyor; milletin, ümmetin hali ne olacak?…Ah bu güneş batmasa…”
Bu anda kulaklarına davudi bir ses çarptı; bir insan değil sanki çiğeri sökülen bir arslan kükrüyor, Gelibolu Yarımadası’nın dağı taşı bu haykırışa dar geliyordu.
-Yetiş ya Muhammed! Kitabın gidiyor!