Ömer Çavuş’la konuşan Mıstık’ın sevimli, çocuksu hali dikkatini çekti.
-Mıstık daha önce vapura binmiş miydin?
-Binmedim.
-Bu deniz ne kadar derindir?
-Bilmem; ama koskoca gemileri yuttuğuna göre çok derindir.
-Yüzme biliyor musun?
-Bilmiyorum kumandanım.
-Gemi batarsa, ne yaparsın?
-Kelime-i şehadet getiririm.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
“Seninle bir elin parmaklarıydık sanki; ayrılamazdık. Ne çare ki son günlerde içimde beliren kuşku bana ayrılacağımızı söylüyor” diye zihninden geçirdikten sonra resmi özenle zarfa koyup, göğüs cebine soktu ve tekrar tüfeğine sarıldı.
Kumandanı’na cevap verememene üzülen anan şöyle diyor. ‘Zabit Efendiye söyle gözümün nuru Murat’ım; sen bizim İsmail’imizsin. Seni biz Allah yoluna kurban gönderdik. Nasıl ki kurbanlık koçlar kınalanıyorsa, ben de saçlarına kına yaktım.”
Oğuz Amca’nın kıpırdayacak hali kalmamıştı. Toza bulanmış kanı yüzünün sol tarafında kurumuş, bir gözünü tamamen kapatmıştı. Sağ gözüyle önündeki cesetlere bakıyordu. Birden Yahya Çavuş’u gördü; yerinden fırladı. Bütün göğsü kalbura dönmüş Ezine’nin kahraman evladı sırt üstü yatıyordu. Eğildi, yakasından tutup:
-Çavuş! Çavuş! diye sarstı.
Ruhunu teslim edeli epeyce olmuştu. Yüzü, tıpkı uyuyan bir insanın yüzü gibi sakindi. Oğuz Amca cesetten aldığı nemli gözünü Alçıtepe’ye çevirdi; Seddülbahir’deki Türk savunmasının sembolü olan o tepe akşam güneşinde ışıldıyordu.