Mimarlığın yarattığı işitsel deneyimlerin en önemlisi sükunettir. Mimarlık madde, mekan ve ışık haline getirilerek susturulmuş inşa faaliyetinin dramasını sunar. Mimarlık eninde sonunda taşlaşmış sessizliğin sanatıdır. İnşaat işlerinin gürültüsü bitip, işçilerin bağrışları silinip gittiğinde, yapı bekleme halindeki sabırlı bir sessizlik müzesine dönüşür.
Mimarlık dünyanın dikey boyutunun deneyimini güçlendirir. Bizi yeryüzünün derinliğinin farkında kılarken, aynı zamanda havalanma ve uçma düşü kurdurur.
Şehrin karşısına bedenimle çıkarım; pasajın boyunu ve meydanın enini bacaklarımla ölçer; bakışım bedenimi bilinçsiz biçimde katedralin cephesine yansıtır, bedenim orada silmelerin ve konturların çevresinde dolanır, girinti ve çıkıntıların boyutlarını duyumlar; bedenimin ağırlığı katedralin kapısının kütlesiyle buluşur ve kapının arkasındaki karanlık boşluğa girerken elim kapının topuzunu kavrar. Bedenim ve şehir birbirini tamamlar ve tanımlar. Ben şehirde barınırım, şehir de bende barınır.
En ünlü stoa olan Poikile veya "boyalı" stoa Panathenaia Yolu üzerinden Akropolis'e bakıyordu. John Camp şuna dikkat çeker: "Agoradaki diğer çoğu stoanın tersine bu stoa herhangi bir özel amaç ya da faaliyet ya da belli bir görevliler grubunun kullanımı için yapılmamıştı. Daha çok genelde bütün halkın ihtiyaçlarını karşılamış, insanlara agora meydanının hemen yanında başlarını sokacak bir yer ve bir buluşma mekanı sağlamış olduğu anlaşılıyor."