Kuzey Afrika'dan Hindistan'a, Kafkaslardan İndo-Malay dünyasına kadar geniş coğrafyada milyonlarca müslümanı sömürge yönetimi altında bulunduran Avrupa devletleri ve Rusya için hilafetin dini ve siyasi potansiyeli, ciddi bir tehdittir.
Zira, siyasi ve askeri gücünü yitirmiş olmasına rağmen Osmanlı sultanının temsil ettiği Hilafet, Müslüman halkları harekete geçirebilecek ve sömürgeciliğe karşı ayaklandırabilecek mühim bir makamdır.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
19. yüzyılda yapılan cihad çağrılarının hedefi, Müslüman ülkelerde yaşayan Hristiyan azınlıklar hatta Hristiyan Avrupalılar değil,
Avrupa'nın yayılmacı emperyalist politikalarıdır.
Sembolik ve fiili gücünü kaybetmiş olan Hilafet makamı, Abdülhamid'in girişimleri üzerine Müslüman halklar üzerinde tekrar güç kazanır. Dünyanın neresinde olursa olsun, zulme ve haksızlığa uğrayan bir Müslümanın hakkını savunacak bir halifenin bulunduğu fikri,
halk kitleleri arasında yayılmaya başlar.
Devletin kısıtlı imkanlarına rağmen Abdülhamid, Balkanlardan Hindistan'a, Endonezya'dan Japonya'ya kadar Müslümanların bulunduğu her noktaya ulaşmaya çalışır.
İslam dünyasında bütün anti-emperyalist hareketlerin ortaya çıkışında İslam, merkezi bir rol oynamıştır. Ümmetçilik ve İttihad-ı İslam fikri, anti-emperyalizme karşı duruşun en somut ve yaygın ifadelerinden biridir.
Mozart, Beethoven ve Haydn gibi müzisyenler, orkestra için yaptıkları bestelerinde sert, haşin, vurgulu ve yüksek volümlü bölümlere yer verdiklerinde, bunu genellikle Mehter müziğinden esintiler alarak yapmışlardır.