1518'de, Yavuz Sultan Selim, Büyük İskender'in hayat hikayesini okuyor ve tıpkı bu büyük komutan gibi Afrika, Asya ve Avrupa'yı birleştirmek istiyordu.
Osmanlı'nın deniz ve kara gücünün arttığı bir dönemde tek başına bu haber bile bütün Avrupa'da "Türkler bu yıl Roma'ya girecek mi?" korkusunun yayılması için yeterliydi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şair ve düşünür Goethe, İslam'a derin bir saygı ve sempati beslerken, siyasetçi ve yazar Goethe, Türkler ve Osmanlı hakkında kesin yargılara sahiptir. Türkler söz konusu olduğunda
Goethe, tipik bir Alman ve endişeli bir Avrupalıdır.
Osmanlı'nın Ruslar tarafından kuşatılmasından ve ricata zorlanmasından memnundur. İslam metafiziğinin ve edebiyatının derinliği, asaleti ve inceliği, Türkler ve Araplar söz konusu olduğunda yerini barbarlığa, geri kalmışlığa ve medeniyet düşmanlığına bırakır.
Goethe Fars İslamına hayrandır. Ama Müslümanlığın diğer tezahürlerini reddeder. Türksüz ve arapsız bir İslam, siyasetsiz ve devletsiz bir Müslümanlık hayali kurar.
Aydınlanma filozoflarının İslam Kültür ve düşünce tarihinden aldıkları etki konusunda ketum davranmaları şaşırtıcı değil.
Dini ve kültürel açıdan hakir gördükleri bir medeniyete düşünce, bilim ve sanat alanında kredi vermek istemeyen Avrupalılar, düşünce tarihini de bu zaviyeden okumak ve yeniden inşa etmek durumundaydılar.
Paradoksal bir şekilde Paris'te kiliseye ve geleneksel hristiyanlığa karşı aydınlanmayı, akılcılığı, pozitivizmi ve laisizmi savunan, kiliseyi eski rejimin müttefiki olarak gören
ve din adamlarını idama göndermekten çekinmeyen Fransa,
Osmanlı coğrafyasında ve orta doğuda Katolik ve Cizvit misyonerleri desteklemiştir.