Arthur Schopenhauer’in 1818 sonradan kitaplaştırılmış olan 90 sayfalık bir çırpıda okunan tezleri. Biyolojik determinizme dayalı, üstün gözlem yeteneğiyle yazılmış bir eser kesinlikle, Henüz Darwin’in Türlerin Kökeni isimli kitabının yazılmamış olduğu düşünülünce daha bir önem teşkil ediyor.
Yaklaşık 200 yıl sonra okuyunca yazdığı şeylere katılmak zor. Ancak o dönemde görüşünün öncülerinden olduğu için, zekasının. çevresinin ona uyguladığı şartlandırmaları yenebilmesi ayrıca zor. Yani genetik, evrimsel biyoloji ve sayısız ilgili bilimin etkisinde yetişmis bizlerin bile hala "aşk icin olmeli aşk o zaman aaşşkk" diye bağırarak eski sevgililerimizin kapılarına dayandığımız düşünülürse, Schopen Efendinin o zamanlar kalkıp bu işin romantizmle alakası olmadığını, hatta aslında romantizmin bile olmadığını, tek gerçeğin türün hayatını idame ettirmesi olduğunu söylemesi, ne kadar soğuk ve itici bir düşünce olsa da epey devrimci.
Kitapta filozofumuz 90 sayfa boyunca aynı şeyi farklı örneklerle tekrarlayıp aklımıza kazımaya çalışıyor. aşk/cinsellik, türün devamını sağlama içgüdüsünden başka bir şey değil. sen sevsen (veya sevdiğini sansan) da aslında türü korumaya yöneliyorsun.
Bu kadarını anlayabilirim. Biyolojik bir şey sonuç olarak, akla da bilime de yatkın. Fakat buradan sonrası bence yanlış/eksik/hatalı/yarısı doğru(ne derseniz deyin) gözlem.
Mesela kişi karşı cinsi seçerken önce ondan doğacak çocuğun nasıl bir şey olacağını hayal ediyor ve ona göre hareket ediyor.
Kişi karşı cinste kendinde olmayan/eksik olan özellikleri beğeniyor ona göre harekete ediyor (uzun boylu erkeklerin kısa boylu kadınlardan hoşlanması, iyi eğitimli kadınların maço adamlardan hoşlanması)
Yani türün devamı içgüdüsü bizlere armağan ettiği bilinçdışıyı akılalmaz kriterlere
Aşkın MetafiziğiArthur Schopenhauer · Ayrıntı Yayınları · 201816,8bin okunma
Yıllardır ismini duymama rağmen çok geç okuduğumu düşündüğüm kitaptır. Gerçi bazı kitaplar insanı, hayatının belirli dönemlerinde bulur ve o dönemine isim verir. Benim için böyle bir kitaptır. Kitabın anlattığı zaman, mekan ve sosyal ilişkiler bu toprakların zengin hikayeci mirasının ve unuttuğumuz zengin dilimizin müthiş bi harmanıdır.
Her ayrıntısı incelikle kurgulanmış, içerdiği çetrefilli dile ve tedavülden kalkmış kelimelere rağmen sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bi masaldır. İhsan Oktay Anar'ın hayalgücüne de şapka çıkarmak gerekir. Osmanlı'daki Lağımcılardan tut, dilenci loncasına, yeraltındaki istihbarat örgütünden tut korsanlara kadar her yere girip çıkılır kitap boyunca. Tüm bunları bu kadar detaylı anlatabilmek de sağlam bir bilgi birikimi gerektiriyordur diye düşünüyorum,
Sonları bitmesin diye yavaş okunsa da beyhude bi çabadır bu. Bana hayal kurmanın güzelliğini tekrar hatırlattığı için her zaman ayrı bir yeri olacak bu kitabın. Bitirdikten sonra Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yanına gururla yerleştirilir. Üzerine Secret Garden dinlenilmesi de tavsiyedir.
1848 yılında yazılan bu küçük ama dünyanın etkili manifestosu, dünyada o günden beri en çok basılan 3. kitap olmuştur. 13 yıl önce okuduğumdan beri başucu kitabımdır kendisi. Bazen okuduğum güne lanet etsem de yine de bugün 'ben' olmamda etkisi büyüktür.
Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor; Komünizm hayaleti diye başlar. Burjuva -proleterya, üretim araçları sahipleri - hayatlarını idame ettirmek için emekleri satmak zorunda olanlar, ezilenler- ezenler.. Tarih boyu süren bu sınıf savaşını, bu savaşın tarihini ve aktörlerini anlatır.
Tarih boyunca filozoflar bu dünyayı anlatmakla ilgilenmiştir. Ama aslolan artık onu değiştirmektir. Marx ve Engels bu motivasyonla yola çıkar. Burjuvanın komünizmin hayaletinden korkmasına hak verir. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. kazanacakları bir dünya var. bütün ülkelerin işçileri, birleşin!" der.Dünyanın tüm işcilerine ilham verir.
Yaklaşık 170 yıl önce yazılan bu kitap günümüzde de etkisini korur. Dünyada ırkçılık karşıtı başlayan eylemler, ticaret savaşları, vahşi kapitalizmin hunharca doğayı yok etmesi, kapitalist sistem sorgulanır olmuş. Çelişkiler kesinleşmiştir. Egemen sınıflar bu hayaletten yeniden korkar hale gelmiştir. Korkmalıdırlar...
Sabahattin Ali'nin karısı Aliye Hanım ile kızı Filiz'e yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap ''Canım Aliye Ruhum Filiz.
Kitabı elinize alınca kapağındaki aile fotoğrafına bi süre bakakalıyorsunuz. Öyle şirin naif bir fotoğraf. Benim için ayrıca anlamlıydı bunu okumak, çünkü onun en sevdiği yazardı Sabahattin Ali. Neyse..
İlk olarak 15 Şubat 1935 tarihli mektup var.
13 Mart 1948'deki son mektuba kadar Sabahattin Ali, karısına Arap harfleriyle, kızına Latin harfleriyle yazmış mektupları.
Kızına yazdığı mektuplar, karısına yazdığı mektupların yanında küçük birer ek niteliğinde.
Esasen karısına yazıyor mektupları.
Henüz evlenmeden önce başlıyor mektuplaşmaları. Bu ilk mektuplar iltifatlar, aşk ve sevgi sözcükleri, beraber yaşanacak mutlu bir geleceğe dair umut besleyen nitelikte.
Tarihler ilerledikçe aşk mektuplarının yerini hasret ifadelerine, hayat kavgasına yer yer dertleşmelere dönüşüyor.
En zor durumlarda bile öyle güzel hitap ediyor ki eşine ve kızına, ne şartlarda olursa olsun hiçbir şekilde umutsuzluk aşılamayıp onları hep daha iyisini düşünmeye teşvik ediyor Sabahattin Ali.
Hayatı zorlukla geçmiş buna rağmen davasından mücadelesinden doğru bildiğinden geri adım atmamış, Türk edebiyatın en güçlü kalemlerinden birinin, aynı zamanda mükemmel bir baba, sadık deli dolu bi aşık olduğunu görüp bir kere daha hayran oluyorsunuz. Klişe olacak ama kitabı okuyan herkes böyle aşklar kaldı mı demiştir eminim.
Kitap bittiğinde yüzünüze uzun süre geçmeyen bir tebessüm kalıyor. Sonra ölümü, öldürülmüştü, çantasından çıkan roman, katilinin kısa bir süre sonra afla çıkarılışı, bugün ki Türkiye aklınıza geliyor. Hiç birşeyin değişmemesi, içeride fikirlerinden dolayı hala yatan gazeteciler.. O tebessüm yerini hüzne hatta isyana bırakıyor. Yine de iyi ki okumuşum