1500’lü yıllarda, Strassbourg’da bir yaz mevsimi. Halk yoksulluk ve yoksunluktan bitap düşmüş. Bu yoksulluk öyle bir raddeye ulaşmış ki insanlar bebeklerini, çocuklarını yemeye başlıyor. Buna vicdanı el vermeyenler ise bebeklerini akan sulara, kanallara bırakıyor. İşte böyle yapan genç bir anne, çektiği açlıktan emzirecek sütü olmadığı için bebeğini nehre bırakıyor. Yaşadığı büyük yıkım sebebiyle birden bir histeriye kapılıp dans etmeye başlıyor. Konuşmadan, hep aynı üzgün surat ifadesiyle günlerce dans ediyor. Görenler çok şaşkın, amacını, nedenini anlayamıyor. Sadece bu anne gibi bir hüzne, çıkmaza kapılanlar, içinde bulundukları duruma herhangi bir çözüm yolu bulamayıp gerçekten kafayı sıyırma raddesine gelenler anlıyor bu anneyi ve onlarda katılıyorlar farkında olmadan dansa. önce 3-5 kişiyle devam ediyorlar fakat şehri ağır ağır dolaşarak dans ederlerken sayı bir SÜRÜ diye nitelendirilebilecek seviyeye ulaşıyor. Kitle gittikçe büyüyor, dans ederken yaralananlar, ölenler ve yakınlarına ne olduğunu anlamaya çalışan insanlarla birlikte şehirde bir tuhaflık, salgın başlıyor.
Benim kitaba dair en sevdiğim nokta, bu salgına, probleme yönetici sınıfın çözüm arayışı. Yazar bu konuyu gerçekten çok iyi nüktelerle işliyor. Bir tarafta Pozitif düşüncenin temsilcileri, SEÇİLMİŞ Belediye Başkanı ve onun Seçilmiş meclis üyeleri ile hekimler… Diğer tarafta ise Kilise, Başpiskopos, papazlar, keşişler ve çömezler… Tarafları görünce hikayenin geri kalanının işleyişini tahmin etmek az çok kolaylaşıyor. Endüljans ve pozitif düşünce başlıyor kapışmaya.
Bir tarafta karısı için isyan ediyor bir adam: ‘’Zavallı karımın çağrısına kulaklarını tıkayan bütün zengin keşişlere lanet olsun! Cennetin kapısını güm güm vursalar bile Tanrı onları işitmeyecek!’’
Karşılığı bir papaz veriyor: