Günübirlik Hayatlar, klasik anlamda bir öykü kitabı değil. Daha çok, insanın kendi hayatına tuttuğu bir ayna gibi. Yalom bu kitapta büyük olaylardan, çarpıcı kurgulardan özellikle uzak duruyor. Onun ilgilendiği şey; insanın gündelik hayatın içinde fark etmeden sürüklediği duygular, bastırdığı korkular ve ertelediği yüzleşmeler.
Kitaptaki metinler kısa ama yoğun. Her biri, tamamlanmış bir hikâyeden çok bir an, bir durak, bir fark ediş gibi. Okurken “ne olacak?” sorusundan ziyade “ben burada ne hissediyorum?” sorusu öne çıkıyor. Yalom okuru sürüklemiyor; durduruyor. Düşündürerek ilerliyor.
En çarpıcı yanı, yargılayıcı bir anlatımının olmaması. Karakterlerin hatalarını, zaaflarını ya da kaçışlarını okurken bir üstünlük hissi doğmuyor. Aksine, metinler insana kendi kırılganlığını hatırlatıyor. Terapist kimliğiyle tanınan Yalom, bu kitapta da öğüt vermiyor; sadece dikkatle bakıyor ve okuru da bakmaya davet ediyor.
Günübirlik Hayatlar’ı okurken zaman kavramı çok sık karşımıza çıkıyor. Ertelenen hayatlar, “sonra yaparım” diye geçiştirilen duygular, söylenmeyen cümleler… Kitap, fark ettirmeden şu soruyu soruyor:
Bir hayat gerçekten ne zaman yaşanmış sayılır?
Bu yüzden bu kitap, herkes için aynı etkiyi bırakmayabilir. Bazı okurlar için çok sakin, hatta mesafeli kalabilir. Ama doğru zamanda okunduğunda, insanın içine dokunan, hatta biraz can acıtan bir tarafı var. Bitirdikten sonra hemen başka bir kitaba geçmek istememe hissi de bundan.
Günübirlik Hayatlar, hızla tüketilen kitaplardan değil. Yavaş okunması, aralarda durup düşünülmesi gereken bir kitap. Çünkü anlattığı hikâyeler aslında başkalarına değil, bize ait.
Bazı kitaplar okunur.
Bazıları hatırlanır.
Bu kitap ise insanın kendini fark etmesine neden olur.