Bencekiitap

8/10
·309 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
·
23 günde okudu
·
Okunma: 15 Şubat 2026 11:39
Burhan Sönmez’den okuduğum ilk kitap Kuzey oldu ve daha ilk sayfalardan bunun klasik bir hikâye anlatımı olmadığını hissettim. Kitap boyunca en çok hissettiğim duygu belirsizlikti. Ama bu rahatsız eden bir belirsizlik değil; bilinçli kurulmuş, atmosferi güçlendiren bir belirsizlikti. Bazı sahnelerde gerçekten durup “Bu yaşananlar gerçek mi, yoksa bir rüyanın içinde miyiz?” diye düşündüm. Anlatı tam yakaladım dediğim yerde kayıyor, net bir zemin vermiyor. Bu da kitabı sıradan bir hikâye olmaktan çıkarıp zihinsel bir deneyime dönüştürüyor. Rinda’nın babasının ölümünün ardındaki gerçeği aramak için Kuzey’e doğru yola çıkışı dışarıdan bakınca bir yolculuk gibi görünüyor. Ama benim için bu yürüyüş daha çok içsel bir arayıştı. Sanki Kuzey bir yön değil de, insanın kendi içindeki bilinmeyen bir bölgeydi. Gerçekle rüya, geçmişle şimdi sürekli iç içe. Nerede gerçek bitti, nerede rüya başladı ayırmak zor. Belki de metnin asıl büyüsü burada. Okurken en çok yaşadığım ikilem Rinda mı Aslem mi sorusuydu. Bazı bölümlerde kimlikler birbirine karışıyor gibi hissettim. “Şu an gerçekten Rinda’yı mı okuyorum, yoksa başka bir katmandayım?” dediğim anlar oldu. Bu kafa karışıklığı beni kitaptan uzaklaştırmadı; tam tersine daha çok içine çekti. Yan karakterler ise hikâyeyi tamamlayan gölgeler gibi. Özellikle kadın karakterlerde hem bir güç hem de derin bir incinmişlik var. Kimse tamamen masum değil ama kimse bütünüyle suçlu da değil. Herkes biraz yaralı, biraz eksik, biraz suskun. Bu yüzden karakterler bana çok gerçek geldi; uzaktan izlediğim değil, tanıyormuşum gibi hissettiğim insanlar oldular. Karakterler zaten kesin sınırlarla çizilmemiş. Rinda güçlü mü kırılgan mı diye net bir şey söylemek zor; çünkü ikisi de. İyi-kötü, doğru-yanlış ayrımları keskin değil. Daha çok gri alanlarda
KuzeyBurhan Sönmez · İletişim Yayınevi · 2018448 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
6/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 3. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 23 Ocak 2026 00:00
Günübirlik Hayatlar, klasik anlamda bir öykü kitabı değil. Daha çok, insanın kendi hayatına tuttuğu bir ayna gibi. Yalom bu kitapta büyük olaylardan, çarpıcı kurgulardan özellikle uzak duruyor. Onun ilgilendiği şey; insanın gündelik hayatın içinde fark etmeden sürüklediği duygular, bastırdığı korkular ve ertelediği yüzleşmeler. Kitaptaki metinler kısa ama yoğun. Her biri, tamamlanmış bir hikâyeden çok bir an, bir durak, bir fark ediş gibi. Okurken “ne olacak?” sorusundan ziyade “ben burada ne hissediyorum?” sorusu öne çıkıyor. Yalom okuru sürüklemiyor; durduruyor. Düşündürerek ilerliyor. En çarpıcı yanı, yargılayıcı bir anlatımının olmaması. Karakterlerin hatalarını, zaaflarını ya da kaçışlarını okurken bir üstünlük hissi doğmuyor. Aksine, metinler insana kendi kırılganlığını hatırlatıyor. Terapist kimliğiyle tanınan Yalom, bu kitapta da öğüt vermiyor; sadece dikkatle bakıyor ve okuru da bakmaya davet ediyor. Günübirlik Hayatlar’ı okurken zaman kavramı çok sık karşımıza çıkıyor. Ertelenen hayatlar, “sonra yaparım” diye geçiştirilen duygular, söylenmeyen cümleler… Kitap, fark ettirmeden şu soruyu soruyor: Bir hayat gerçekten ne zaman yaşanmış sayılır? Bu yüzden bu kitap, herkes için aynı etkiyi bırakmayabilir. Bazı okurlar için çok sakin, hatta mesafeli kalabilir. Ama doğru zamanda okunduğunda, insanın içine dokunan, hatta biraz can acıtan bir tarafı var. Bitirdikten sonra hemen başka bir kitaba geçmek istememe hissi de bundan. Günübirlik Hayatlar, hızla tüketilen kitaplardan değil. Yavaş okunması, aralarda durup düşünülmesi gereken bir kitap. Çünkü anlattığı hikâyeler aslında başkalarına değil, bize ait. Bazı kitaplar okunur. Bazıları hatırlanır. Bu kitap ise insanın kendini fark etmesine neden olur.
Günübirlik HayatlarIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınları · 201616,2bin okunma
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 21 Ocak 2026 00:00
Ahmet Ümit denince çoğumuzun aklına güçlü polisiye kurgular, cinayetler ve onları adım adım çözen karakterler geliyor. Patasana da bu beklentiyle başlanan bir kitap ama sayfalar ilerledikçe okuru çok daha farklı bir yolculuğun içine çekiyor. Polisiye elbette var; hem de oldukça sağlam. Ancak kitabın merkezinde yalnızca “katil kim?” sorusu yok. İnsan doğası, iktidar, korku ve vicdanla yapılan hesaplaşma çok daha baskın bir şekilde hissediliyor. Roman iki ayrı zaman diliminde ilerliyor. Bir yanda günümüzde, Güneydoğu’da yapılan bir arkeolojik kazı sırasında yaşanan esrarengiz cinayetler; diğer yanda ise binlerce yıl öncesinden, Hititler dönemine ait tabletler aracılığıyla tanıştığımız saray yazmanı Patasana. Başta birbirinden bağımsız gibi duran bu iki anlatı, ilerledikçe öyle güzel birbirine bağlanıyor ki hem merak duygusu canlı kalıyor hem de hikâye hiç kopmadan akıyor. Patasana’nın ağzından okuduğumuz bölümler kitabın en çarpıcı tarafı. Güç karşısında susan, korkan, kendini korumaya çalışan ama bunun bedelini vicdanında ödeyen bir insanın iç dünyasına tanık oluyoruz. Onun anlattıkları yalnızca tarihsel bir hikâye değil; bugün de fazlasıyla tanıdık gelen duygularla dolu. Zaman değişiyor, iktidarlar değişiyor ama insanın zaafları pek değişmiyor sanki. Günümüzde geçen bölümlerde ise arkeoloji dünyasının iç dinamikleri, hırslar, rekabetler ve ilişkiler ön planda. Cinayet soruşturması klasik bir polisiye temposunda ilerlemiyor belki ama benim için oldukça akıcıydı. Olayların birbirine bağlanışı çok başarılıydı ve en güzeli de katili son sayfaya kadar tahmin edememem oldu Yıllar önce üniversite sınavına hazırlanırken Türkçe öğretmenim, “Ahmet Ümit’in Patasana kitabını üç kere okusan, üçünde de farklı bir bakış açısı ve bilgiyle çıkarsın” demişti. O zaman bu cümleyi
PatasanaAhmet Ümit · Everest Yayınları · 201229,3bin okunma
3/10
·504 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 12 Ocak 2026 11:43
Nermin Yıldırım’dan okuduğum ikinci kitaptı ve ne yazık ki benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Kitabın adına bakınca, bir apartmanın içinde yaşayan insanların hayatlarına, daireler arasında gidip gelen hikâyelere, geçmişle bugün arasında kurulan bağlara tanıklık edeceğimi düşünmüştüm. Her dairenin ayrı bir hikâyesi olacak, apartman adeta yaşayan bir karakter gibi anlatılacak sanmıştım. Ama hayalimdeki o apartman hiç kurulmadı. Hikâye, 43 yaşındaki Süreyya’nın annesinden gelen bir telefonla geçmişini öğrenmesiyle başlıyor. Süreyya’nın babaannesiyle geçen yılları, annesinin ve babasının yokluğunda yaşadığı çocukluk, okul hayatında karşılaştığı acı ve travmatik anlar, büyüyüp kendi hayatını kurma çabası anlatılıyor. Konu olarak güçlü bir zemin var aslında. Fakat anlatımda öyle kopuk geçişler var ki, okurken sık sık bağım koptu. Bir bölümden diğerine geçerken aradaki duygusal bağ kurulamıyor ve ben çoğu zaman “şimdi neden buradayız?” diye düşündüm. Açıkçası kitabı isteyerek değil, biraz da iteleyerek okudum. Kitap boyunca depremler, dönemin siyasal yapısı, filmler, diziler, kitaplar ve yazarlar hakkında pek çok bilgiye yer verilmiş. Bu açıdan bakınca, ciddi bir araştırma ve emek olduğu çok net. Zaten BinKitap’taki yorumlarda da bunu söyleyen pek çok okur var. Ama aynı yorumlarda, hikâyenin dağınık yapısından ve bazı noktaların havada kalmasından rahatsız olanların sayısı da az değil. Bu anlamda yalnız hissetmedim. Benim en büyük sorunum, hikâyenin tamamlanmamış hissi oldu. Kitap bittiğinde, sanki bir şeyler yarım kalmış gibiydi. Cevaplanmayan sorular, derinleşmeyen duygular ve tam olarak kurulmamış bir dünya… Kapanışı benim için tatmin edici olmadı. Daha önce yazarın Ev kitabını okumuş ve çok sevmiştim. O kitapta kurulan atmosfer, anlatımın gücü ve duygusal
Unutma Beni ApartmanıNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 20256,1bin okunma
Çocuklar da insan mıdır ?
10/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2025 18. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 22 Haziran 2025 22:37
“Çocuklar da insan mıdır?” diye sorarak başlıyor bu roman ve daha ilk cümlesiyle insanın yüreğine dokunuyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde Melek’in, son bölümde ise kızı İnci’nin hikayesini okuyoruz. Melek; sevgisiz, ilgisiz, anlayışsız bir ailede büyüyen, daha küçücük yaşta büyük sorumluluklar yüklenmiş bir çocuk. Öyle bir çocuk ki annesi onu çocuk değil, bir yetişkin gibi görüyor; ona ne şefkat gösteriyor ne de koruyor. Hatta Melek’in annesine öyle çok öfkelendim ki… Bir çocuğa yapılacak en büyük kötülük belki de onu çocukluğundan mahrum bırakmaktır. Melek de bunu yaşamış. Küçük yaşta, kendi sınıf öğretmenin yaşlı annesine evine bakıcı olarak gönderilmiş sadece annesi değil öğretmenin kızına da bakıcılık yapmış. Yani başka birinin çocuğuna bakarken kendi çocukluğunu kaybetmiş. Evde sevgi yok, anlayış yok. Şiddet, sorumsuzluk, ihmalkârlık ise bolca var. Melek’in okul hayatı bu karanlık ortamdan farklı; çalışkan, başarılı bir öğrenci ama eve dönünce yine sevgisiz bir dünyaya kapı açılıyor. Bütün bu zorluklara rağmen Melek hayata tutunuyor. Büyüyüp anne olduğunda ise kendi çocuğu İnci’ye çocukluğunu doyasıya yaşatmaya çalışması beni en çok etkileyen şey oldu. Onunla parka gitmesi, sarılması, sohbet etmesi, birlikte vakit geçirmesi… Yani kendi yaşamadığı güzellikleri kızına yaşatması… Bu detaylar yüzümde kocaman bir tebessüm oluşturdu. Ama Melek’in hayatının bazı kısımları eksik bırakılmıştı; mesela kocasıyla nasıl tanıştığı, ailesinden nasıl koptuğu gibi detayları bilmiyoruz. Belki de yazar özellikle anlatmadı; çünkü gerçek hayatta da kadınların hayatındaki bu geçişler hep hazırlıksız ve belirsiz yaşanıyor… Seray Şahiner günümüzde hâlâ var olan bu döngüye, çocukların çocuk olamamasına, kadınların şiddet ve umutsuzlukla mücadelesine ayna tutmuş.
1000Kitap
Vatan Millet SamatyaSeray Şahiner · Doğan Kitap · 20251,427 okunma