Pir-i Lezzet, yemek yapmanın sadece bir ihtiyaç değil, başlı başına derin bir ilim olduğunu hissettiren bir roman. Hikâye, aşçıların piri kabul edilen ve bin yılda bir yeryüzüne geldiğine inanılan “Pir-i Lezzet” etrafında şekilleniyor. Mutlak damağa sahip bu karakter; en ince tatları ayırt edebilen, lezzetlere hükmeden neredeyse efsanevi bir figür. Onun aşk uğruna Osmanlı İmparatorluğu’nu karşısına alışı ise hikâyenin en çarpıcı yönlerinden biri.
Saygın Ersin, Osmanlı dönemini savaşlardan çok gündelik hayat ve mutfak üzerinden anlatmayı tercih etmiş. Bu da kitabı farklı ve özgün kılıyor. Olay örgüsü yer yer tahmin edilebilir olsa da anlatım hiçbir zaman sıkıcıya düşmüyor. Zaman atlamaları (flashbackler) ise kafa karıştırmak yerine hikâyeyi destekliyor.
Kitabın en güçlü yanı, anlatılan yemeklerin neredeyse hissedilebilir olması. Okurken sadece okumuyor; kokuyu alıyor, tadı hissediyorsunuz. Bu da metni oldukça canlı kılıyor.
Kitapta geçen Itırlar Hanım ise benim için ayrı bir yerde duruyor. Zarafeti, inceliği ve özellikle kokularla kurduğu o derin bağ, onu diğer karakterlerden bambaşka bir noktaya taşıyor. Sanki bulunduğu her sahneye görünmeyen ama hissedilen bir iz bırakıyor. Ondan o kadar etkilendim ki, keşke kurgusal bir karakter olmasaydı da onunla tanışma fırsatım olsaydı diye düşündüm.
Kısa ve net söylemek gerekirse: Pir-i Lezzet, hem konusu hem de kurduğu atmosferle farklı bir okuma deneyimi sunuyor. Ve en önemlisi, Saygın Ersin’in diğer kitaplarını merak ettirmeyi başarıyor.