Dehşet verici, trajik ve en önemlisi de delicisine tutkulu bir hikaye!
Kitap hakkındaki duygularım henüz daha tazeyken yazmak istedim. Öncelikli olarak kitabın yazarı Marry Shelly'e duyduğum derin saygıyı ifade etmem gerekiyor. 19. Yüzyılın sosyal şartları ve genel toplum yapısı ve kadına bakış tarzının günümüzden çok daha farklı olduğu bir dönemde böyle bir eser yazıp, gotik tarz ile süslenmiş, ürkütücü, çılgın ve bir o kadar da üzücü olan, Frankenstein'ın ve onun hayat verdiği canavarın hikayesine tanık olmamızı sağladığı için Marry Shelly'e teşekkürlerimi sunmam gerekiyor.
Kitabın ilham aldığı eserler arasında John Milton'un 'Kayıp Cennet'i, Plutarkhos'un 'Paralel Hayatlar' ve Goethe'nin 'Genç Werther'in Acıları' kitapları bulunmakta ( Bu kitaplara hikayenin içinde bolca gönderme bulunuyor zaten ). Bu ilham kaynaklarına bağlı olarak da yazarın önümüze sunduğu hikaye kendi mükemmel korku ve gerilim tasvirinden öteye uzanarak mitolojiye, tarihe, duyguların ustaca tasvir edilişine ve hatta bilim kurguya uzanan bir harita çizmiştir.
Hikaye, Victor Frankenstein isimli bir bilim adamının (!) Kuzey Buz Denizi'nin en ücra köşelerinde ölmek üzereyken, Walton isimli bir kaşifin kaptanlığını yaptığı bir denizci grubu sayesinde kurtulması ile başlar. Gemi tayfasının kurtardıkları adamın ve peşinde olduğunu düşündükleri bir yaratık hakkında merakları üzerine başkahramanımız Victor Frankenstein, huzurla sürdürdüğü çocukluk yıllarından itibaren nasıl dehşet verici bir hayat hikayesine sahip olduğu, yarattığı canavarın yol açtığı kötülükler ve sonunda ulaşmak istediği bir amaca kadar bütün hikayesini anlatır.
Bilim kurgu türünün ilk, korku türünün ise en önemli mahsüllerinden biri olarak kabul edilen 'Frankenstein ya da modern Prometheus' insani duygularımızı en üst seviyeye