Şiir Dağ

Şiir Dağ
@Oksas
Kimliklerden bağımsız, sadece insan…
Yüksek Lisans
Diyarbakır
8 okur puanı
Şubat 2026 tarihinde katıldı
Bataklıkta Bir Hayat
Puan vermedi
Merhaba, Japonya'da çok okunan bir yarı otobiyografik eser olan "İnsanlığımı Yitirirken" hakkında yazacağım. Öncelikle Japon kültüründen kitabı ilgilendirdiği kadarıyla biraz bahsetmek istiyorum. Elbette kitabı yalnızca Japon kültürü çerçevesinde değerlendirmeyeceğim; ancak bu kültürel arka planı bilmek, eseri anlamak için önemli bir giriş olacaktır. Japon kültüründe topluma uyum sağlamak yani dışarıya gösterilen yüz ile gerçek duygu ve düşünceler ayrımı oldukça güçlüdür. Aslında evrensel bağlamda modern toplumda bireycilik öne çıkmış gibi görünse de "toplum" kavramı hala otoritesini sürdürmekte ve bu ayrım pek çok kültürde güçlü bir şekilde varlığını korumaktadır. Maske, hem Japonya'da hem evrensel ölçekte yalnızca bir sembol değil; bireyin toplumla kurduğu ilişkide varoluşsal bir zorunluluk, bir yaşam biçimidir. Bir diğer kitabı ilgilendiren özellik ise Japon kültüründe utanç duygusunun belirleyiciliğidir. Öyle ki intihar, çoğu zaman toplumsal/kültürel utançtan bir kaçış yolu olarak karşımıza çıkar. İşte bu kültürel arka plan bizlere, kitapta karşımıza çıkan temel izlekleri anlayabilmemiz için kritik bir zemin sunacaktır. Kitabın ismi ile devam etmek istiyorum. "İnsanlığımı Yitirirken"... İnsanlık nedir ki? Bana sorarsanız cevabım uzun olur; ama şimdilik bu yazıyı uzatmamak için kendi yorumumu geri çekiyorum. Kitabın karakteri —ve anladığım kadarıyla yazarın da cevabı— ise şudur: İnsanlık, toplumdur. Toplumun dayattığı kalıplar, o kalıplara uyum sağlamak ve böylece 'normal' kalmaktır. Yani yazara göre toplumdan uzaklaşmak, kalıpları reddetmek insanlıktan uzaklaşmaktır. Peki, gerçekten öyle midir? Benim cevabım kesinlikle hayır. Ne var ki karakter, ve aslında yazar da, bu soruya evet cevabı vermekte; çocukluğundan beri sorguladığı varoluşunu bir 'maske'ye
İnsanlığımı YitirirkenOsamu Dazai · İthaki Yayınları · 202560,1bin okunma
Reklam
Panoptikon “Özgürlüğü”
Puan vermedi
Merhaba, Bugün Byung-Chul Han’ın “Şeffaflık Toplumu” kitabını ele alacağım. Kitabın orijinal dili Almanca; ancak Han’ın Korece baskıya yazdığı önsöz, aslında eserin temel mesajını bütünüyle özetliyor diyebilirim. Bu yüzden, yazımda önsözden başlayarak altını çizdiğim bölümler üzerinden ilerleyeceğim. Baştan belirtmek isterim ki bu yazı biraz uzun olacaktır. Öncelikle kitabın derdi; şeffaflığın dogmalığıdır. Şeffaflık ve dogmalık mı? Evet, normal şartlarda şeffaflığın bizlere güven verdiği konusunda hemfikiriz. Ancak Han, şeffaflığın günümüzde güven değil kontrol yarattığını savunmaktadır. Bu da demektir ki şeffaflık, Bentham’ın panoptikonun güzellenmiş versiyonudur. Bilgi/Bilişim çağı olarak adlandırdığımız günümüzde enformasyona erişimde ve iletişimdeki kolaylık, sınırsız özgürlük yanılsaması yaratmış olsa da asıl olan sürekli kontrol ve gözetim ile gelen bireysel ve toplumsal sömürüdür. Ben burada naçizane şunu da eklemek istiyorum, biraz ağır gelebilir belki ama iletişim de aslında günümüzde iletimden ibaret, ne yazık ki. İlk bölüm olan “Olumluluk Toplumu”nda; şeffaflık toplumunda en önemli olumluluğun aynılık olduğu ileri sürülür. Buradaki olumsuzluk ötekiliktir. Kimse öteki olmamalı, kimse farklı düşünmemeli, kimse farklı davranmamalı ve herkes aynı olmalıdır. Yalancı “biz”ler, uçurumlu yakınlıklar, ölü ilişkiler, eksik varlıklar... Şeffaflık toplumunda bir diğer olumluluk, enformasyon bolluğudur. Lakin bu bolluk hakikat eksikliğiyle dolu bir yığından ibarettir. Çalışmalar enformasyon bolluğunun daha iyi kararlar verilmesine yol açmadığını hatta üst düzey yargı yetimizi körelttiğini göstermektedir. Olumluluk toplumunda boşluk, en çekilmez olumsuzluklardandır. Halbuki düşünmek için boşluk gerekmektedir, ilham için bazen sıkılmak... Sıkılan ruh oyalanmak için
Şeffaflık ToplumuByung-Chul Han · Metis Yayıncılık · 20243,333 okunma
Kelimeler üzerine
Puan vermedi
Merhaba, Bir doktor, bir sanatçı ve bir yazar olan Ercan Kesal'ın kitabı "Velhasıl"ı okurken sanki pek sevdiğim bir büyüğümle muhabbet ediyor gibi hissettim. O kadar içten, o kadar bendendi ki... Kitap içeriğine yönelik yazılacak belki çok şey vardır ama ben kelimeler hakkında yazmak istedim. Aralara altını çizdiğim yerleri serpiştirmeyi de unutmadan... Kelime, 'kelam'dan gelir. Söz demektir aslında. İncil'i merak edip okudunuz mu hiç? Gerçi inandığımız kitapları okuma konusunda sınıfta kalmış bir toplumuz, inanmadığımızı mı okuyacağız? Yine de okuyanlar bilir; Yuhanna İncil'i şu sözle başlar: Başlangıçta 'söz' vardı, 'söz' Tanrı ile birlikteydi ve 'söz' Tanrı idi. İşte kelimenin önemi tam da bu noktada çok net bir şekilde ortaya konulmuş aslında. Kelimeler, yeri gelir yaranın kendisidir, yeri gelir merhemi... Yeri gelir Kabe yıkar, yeri gelir insanlığı kurtarır... Yeri gelir zehirdir, yeri gelir şifa... Kesal kitabında şöyle der; kelimeler mazlumların yaralarını serinleten merhemlere benzer. İnsanın sesi mi çok çıkmalı, sözü mü? İnsan sözünü yükseltmeli lakin bunun için önce insan kendini bilmeli. Kendini anlamalı. Başından geçenlerin, yaptıklarının, yapamadıklarının, yapabileceği halde yapmadıklarının analizini yapmalı. İnsan sözünü yükseltebilmek için dönüp kendine ve böylece Tanrı'nın yansımasına bakmalı. Acıyı da tatlıyı da hakkını vererek yaşamalı insan, sözünü yükseltebilmek için. Pişmek ve nihayetinde yanmak için acıyı bal eyleyecek sözler yaratmalı. İşte bu noktada edebiyat ile bağ kurmalı. Öykü, roman, şiir... İnsanlığın ortak değerlerini ve sözlerini içinde barındıran bu hazinelerden mahrum etmemeli kendini. Acıyı bal eylemek, ruhunu iyileştirmek için başka acıları 'bilmeli', başka ruhları 'tanımalı'... Kesal, yazmak isteyenler için Kieslowski'nin
VelhasılErcan Kesal · İletişim Yayınları · 2019524 okunma