Hande, her sabah olduğu gibi o gün de uyanır uyanmaz aynasına baktı. Gülümsedi, kendi güzelliğine hayran kaldı. Uzun kirpiklerini, pürüzsüz cildini, ışıldayan gözlerini inceledi ve içinden “Ne kadar güzelim,” diye geçirdi. Her zaman yaptığı gibi…
Bugün babasının ilçedeki manav dükkanına gidecekti. Kahvaltısını yaptıktan sonra küçük bir bakım yaptı, hafif bir makyaj sürdü ve her zaman yanından ayırmadığı el aynasını çantasına koydu. Dışarı çıkmadan önce bir kez daha aynasına baktı, saçlarını eliyle havalandırdı ve yine fısıldadı:
“Ben gerçekten çok güzelim.”
Ağustos sıcağı şehri kavuruyordu. Üzerine çok kısa olmayan ama en sevdiği elbiselerinden birini giydi. Sokaklarda serçelerin cıvıltıları yankılanıyordu. Yavaş adımlarla yürürken mahallenin çocuklarını gördü. Birkaç tanesi uçurtma yapıyordu. Gözleri o uçurtmalardan birine takıldı. Kuyruğu tıpkı bir aslanın yelesi gibi dalgalanıyordu, kafası ise kükremeye hazır bir aslanı andırıyordu.
Çocuklardan birine yaklaştı.
“Ne kadar güzel bir uçurtma yapıyorsun,” dedi.
Küçük çocuk başını kaldırıp gülümsedi. “Evet abla, bitince çok güzel olacak,” dedi heyecanla.
Hande hafifçe gülümsedi. “Hadi bakalım,” dedi.
Ama çocuk bu sefer daha anlamlı, derin bir gülüşle baktı ona. Sanki yaşının çok ötesinde bir bilgelik taşıyordu gözleri.
“Neden öyle güldün?” diye sordu Hande merakla.
Çocuk hafifçe başını eğdi ve usulca cevap verdi:
“Rüzgar olmasa ne güzelliği var uçurtmanın, Hande abla?”
O an zaman durdu. Hande’nin gözleri büyüdü, içi ürperdi. Derin bir sessizlik çöktü zihnine. Birden, yıllar önce rahmetli babaannesinin ona söylediği sözler yankılandı kulaklarında:
“Kızım, güzelliğine güvenme. Allah iç güzelliği versin. Huyun güzel olmasa neye yarar yüz güzelliğin?”
Hande, yüreğine saplanan bu sözlerin ağırlığıyla dona kaldı.