-İyilik Bazen Kirli Ellerle Gelir-
Ankara’nın ayazı, Manisa’nın nemli soğuğuna benzemiyordu; bu, insanın doğrudan kemiğine, oradan da ruhuna işleyen kuru bir keskinlikti. Saat dokuz sularında şehre girdim, Kayaş’a vardığımda ise akşam on u geçmişti. Mahalle, kışın o sessiz, beyaz kefenine bürünmüş gibiydi. Sokak lambalarının altında uçuşan kar taneleri, sanki geçmişin tozlu sahnelerini aydınlatıyordu.
Yapacak son bir işim vardı. Üzerimdeki yorgunluk bir dağ gibi çökmüştü ama zihnimdeki o düğümü çözmeden eve, aileme, yatağımın şefkatine sığınamazdım. Çarşıya yürüdüm. Dükkânlar çoktan kepenk indirmiş, hayat pillerini bitirmişti. Sadece uzakta, Tava Piknik’in önünde bir kaç karaltı belli belirsiz seçiliyordu. Kahvenin yanındaki o karanlık bahçe tarafına saptım. Ortalıkta ne bir kedi sesi ne de bir rüzgâr uğultusu vardı. Adımlarım karda boğuk sesler çıkarırken, kahvenin yanındaki o ufacık kulübenin kapısına dayandım.
Üç kez vurdum. Sert, kararlı.
Az sonra kapı aralandı. Mahmut Abi, o her zamanki dikkatli, her şeyi tartan gözleriyle süzdü beni. Üzerinde hafif bir yelek vardı, içeriden gelen odun ateşinin sıcaklığı yüzüme vurdu.
“Hayırdır, bir şey mi oldu?” diye sordu.
Sesi o kadar düz, o kadar sakindi ki; her şeyi bildiği halde hiçbir şey yokmuş gibi davranabilme yeteneği tüylerimi diken diken etti.
“Seninle konuşmam gerek abi,” dedim. Sesimdeki soğukluk dışarıdaki havadan daha keskindi.
“Gel içeri,” dedi, kenara çekilerek.
“Yok, kahveye geçelim,” dedim.
Gözlerinde bir anlık bir tereddüt, sonra bir kabulleniş belirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama sezmişti; yolun sonu burasıydı.
“Bekle,” dedi, paltosunu üzerine geçirdi. Kilidi çevirip kahveyi açtı. İçerisi hala günün ılıklığını, tütün ve bayat çay kokusunu koruyordu. En arkada, gölgede kalan masalardan birine