Türbenin yanındaki bir ağaca yaslanmış bekliyordum.
Sabah, hiç düşünmeden, hiçbir plan yapmadan öylesine yürümeye başladım. Çarşıdan geçtim; ilkokulumuzun yanından, İş Bankası’nın önünden… Amaçsızca yukarı çıktım. Ta ki karşımda türbeyi görene kadar. Görünce duraksadım. Ayaklarımın beni buraya kadar niye getirdiğini o an fark ettim. Elim istemsizce cebimdeki şala gitti.
Yıkık duvardan atlayıp bahçeye girdim. Şalı avucumda sıkıyordum. Sevdiğim kadın hâlâ yoktu. Bugüne kadar tanıdığım en hayat dolu insandı. Onca badireden geçmiş, feleğin attığı çukurlardan kendi imkânlarıyla çıkmıştı. Ve benimle mutluydu; gözlerinde görmüştüm. Suyun içinde dans edişi, lunaparktaki o eşsiz neşesi buna şahitti. Doğum günümü kutladığımızın ertesi günü kaybolmasını aklım almıyordu.
Sigaramı bitirip ağaçlara doğru yürürken biri,
“Selamün Aleyküm,” dedi.
Arkamı döndüm. Hüseyin Hoca’ydı.
“Aleyküm Selam hocam,” dedim.
“Hayırdır, bu soğukta ne arıyorsun burada?”
“Bilmiyorum hocam,” dedim. “Öyle dolaşırken kendimi burada buldum.”
Beni dikkatlice süzdü. Elimdeki şalı alelacele cebime sokuşturdum. Görse, ‘Sende mi?’ diyerek haşlardı. Elime baktı ama görmedi sanırım; bir şey demedi.
“Ben de yine ağaçları temizlemeye geldim,” dedi.
“Bunca zamandır dinletemedik kimseye. Asmayın şunları diye… Yazık.”
“Hocam, yardım edeyim mi?” dedim. “Birlikte toplayalım istersen.”
“Yok yok,” dedi. “Ben sonra yine gelirim.”
Sonra durdu, bana baktı.
“Sen niye buradasın, yalansız anlat bi’ hele.”
“Ne bileyim hocam,” dedim.
“Çok bunaldım; darlandım. Artık çıkacak bir kapı bulamıyorum.”
Türbeden aşağı birlikte indik. Hoca önden yürüyordu; adımlarını aceleye getirmeden, sanki yokuşu değil de bir düşünceyi iniyormuş gibi. Yol daraldıkça sesler açıldı. Uzaktan Samsun yolunun