Ömer saraç

Ömer saraç
@Omsarac
Cemil'in Talihi (öykü tamamen bitti)
-İyilik Bazen Kirli Ellerle Gelir- Ankara’nın ayazı, Manisa’nın nemli soğuğuna benzemiyordu; bu, insanın doğrudan kemiğine, oradan da ruhuna işleyen kuru bir keskinlikti. Saat dokuz sularında şehre girdim, Kayaş’a vardığımda ise akşam on u geçmişti. Mahalle, kışın o sessiz, beyaz kefenine bürünmüş gibiydi. Sokak lambalarının altında uçuşan kar taneleri, sanki geçmişin tozlu sahnelerini aydınlatıyordu. Yapacak son bir işim vardı. Üzerimdeki yorgunluk bir dağ gibi çökmüştü ama zihnimdeki o düğümü çözmeden eve, aileme, yatağımın şefkatine sığınamazdım. Çarşıya yürüdüm. Dükkânlar çoktan kepenk indirmiş, hayat pillerini bitirmişti. Sadece uzakta, Tava Piknik’in önünde bir kaç karaltı belli belirsiz seçiliyordu. Kahvenin yanındaki o karanlık bahçe tarafına saptım. Ortalıkta ne bir kedi sesi ne de bir rüzgâr uğultusu vardı. Adımlarım karda boğuk sesler çıkarırken, kahvenin yanındaki o ufacık kulübenin kapısına dayandım. Üç kez vurdum. Sert, kararlı. Az sonra kapı aralandı. Mahmut Abi, o her zamanki dikkatli, her şeyi tartan gözleriyle süzdü beni. Üzerinde hafif bir yelek vardı, içeriden gelen odun ateşinin sıcaklığı yüzüme vurdu. “Hayırdır, bir şey mi oldu?” diye sordu. Sesi o kadar düz, o kadar sakindi ki; her şeyi bildiği halde hiçbir şey yokmuş gibi davranabilme yeteneği tüylerimi diken diken etti. “Seninle konuşmam gerek abi,” dedim. Sesimdeki soğukluk dışarıdaki havadan daha keskindi. “Gel içeri,” dedi, kenara çekilerek. “Yok, kahveye geçelim,” dedim. Gözlerinde bir anlık bir tereddüt, sonra bir kabulleniş belirdi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama sezmişti; yolun sonu burasıydı. “Bekle,” dedi, paltosunu üzerine geçirdi. Kilidi çevirip kahveyi açtı. İçerisi hala günün ılıklığını, tütün ve bayat çay kokusunu koruyordu. En arkada, gölgede kalan masalardan birine
Reklam
C.T den -Ölü Merhametin Bekçisi 2-
İçerisi pahalı tütün, ağır mobilya ve o her şeyi satın alabileceğine inanan adamların özgüveni gibi kokuyordu. İçerinin sırrını saklamak ister gibi kalın perdeler sonuna dek çekiliydi, tavanda görkemli bir avize yanıyordu. Salon çok genişti. Duvarlarda eski, donuk tablolar vardı ama hiçbirine bakamadım. Bakışlarım, masanın arkasında devasa bir koltuğa gömülmüş, önündeki kristal kül tablasına yavaşça tütün küllerini bırakan adama çakıldı. Çetin Bey; etraftaki onca adamın ve kendisini bilenlerin kâbusu olan, telefondaki o sesin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Kâbustan çok bir centilmene benziyordu. Birazdan benim kaderimi o belirleyecek, müfredatımı o yazacaktı. Sonuçta hayatın boş bıraktığı satırlarda kaybolmuş bir gençtim. Başını kaldırdı. Gözleri, insanı bile eşya gibi tartan soğuk bir teraziye benziyordu. “Diğer çocuk nerede?” dedi. Ne bir hoş geldin, ne bir hayırdır niye beni arıyorsun. Doğrudan eksik olanın, yani o akşamki zaferin ortağını sordu. “Cemil adı efendim. Gitti, Almanya’ya,” dedim, sesim odadaki o ağır mobilyaların arasında kaybolacak sandım. “Yolcu ettim onu. Ben... Ben sevdiğim biriyle ilgili Bursa’dan haber aldım.” Çetin Bey, elindeki sigarayı kül tablasına bastırarak söndürdü. Bu hareketinde öyle bir kesinlik vardı ki, sanki sadece bir sigarayı değil, benim tüm o çocuksu çekincelerimi de eziyordu. “Ne haberi?” dedi. Gülümser’i anlattım. Kapısına gelenleri, sonra kapının bir daha açılmayışını ve arayış hikâyemi… Anlatmaktan çok kendi sözlerime katlandım. Kendi yaramı deşiyor, çıkan irinleri bu yabancı adamın önüne seriyordum. En son haber getiren adamı söyledim. “Çok zordaymış, bir bataklığa düşmüş. Onu oradan çıkarmam lazım.” Çetin Bey koltuğunda öne doğru eğildi. Yüzü biraz daha ışığa çıktı. Önce haber getiren adamı sordu. Belli ki birinin böyle
C.T Üslup - atay
"Ama en önemlisi üslup. Her okuduğum hikâyende sanki farklı biri gibi olmuşsun. Üslup parmak izi gibidir. Kimsenin cümlesini kiralama. Kendi sesini, soluğunu bul, kendi üslubunla konuş ki okuyan, ‘Bunu o çocuk yazmış,” desin. Tabii ki okuduğun büyük yazarlardan etkileneceksin, bazen onların ayak izlerini takip edeceksin, benim anlatmak istediğim senin de bu yolda kendi ayak izlerin olsun.” Daha sonra hikâyelerimin sonuyla ilgili konuşmuştu... Cemil’i yolcu ettikten sonra eve döndüm. O gün akşama kadar uyudum. Uyandığımda içimde tuhaf bir boşluk vardı; sanki bütün dünyanın gürültüsü çekilmiş de sadece kalbimdeki o ritimsiz sızı kalmıştı. Yalnızca arkadaşımın gidişiyle adlandıramayacağım garip bir sızı. Kendimi, bir Cemil şu an nerededir, bir vapurun güvertesinde mi, ya da bir trenin kompartımanında bilmediği bir kaderin provasını mı yapıyor acaba diye hayal ederken buluyor, ardından kendimi sahipsiz ve yok olmaya mahkum bir varlık gibi görüyordum. Önce Gülümser, ardından Cemil; parça parça gitmişlerdi. Kalbin yitirdiğini akıl reddediyor, düşündükçe üşüyordum. Gecenin bir yarısı gözlerimi hastanede açtım. Acil’e getirmişlerdi beni, ateşten bir denizin içinde, kıyıya vurmayı bekleyen bir enkaz gibi yatıyordum. Eve döndüğümüzde gökyüzü yeni ağarıyordu. Sonraki iki gün bir sis bulutu gibi geçti. Tek hatırladığım, ta ortaokulda sıra arkadaşım olan o kızın çorba getirmiş olmasıydı. Gözümü açtığımda zihnimdeki boşluk doldu. “Hoş geldin,” diyebildim sadece. “Sağol,” dedi, “Geçmiş olsun, annem çorba gönderdi.” Birden ayıldım, yanağındaki çukurlar yanıltmıştı beni; o geldi sanmıştım. “Bence tüm dünyada gamzeler yasaklanmalı,” dedim. “Hatta bunun için kanun hükmünde kararname çıkartılmalı. Kimse kimsenin definesini taşımamalı üzerinde.” Kızcağız anlamadı, zaten kurduğu cümle
C.T' den -İnanç Bir Eşyaya Sığınır Bazen-
Türbenin yanındaki bir ağaca yaslanmış bekliyordum. Sabah, hiç düşünmeden, hiçbir plan yapmadan öylesine yürümeye başladım. Çarşıdan geçtim; ilkokulumuzun yanından, İş Bankası’nın önünden… Amaçsızca yukarı çıktım. Ta ki karşımda türbeyi görene kadar. Görünce duraksadım. Ayaklarımın beni buraya kadar niye getirdiğini o an fark ettim. Elim istemsizce cebimdeki şala gitti. Yıkık duvardan atlayıp bahçeye girdim. Şalı avucumda sıkıyordum. Sevdiğim kadın hâlâ yoktu. Bugüne kadar tanıdığım en hayat dolu insandı. Onca badireden geçmiş, feleğin attığı çukurlardan kendi imkânlarıyla çıkmıştı. Ve benimle mutluydu; gözlerinde görmüştüm. Suyun içinde dans edişi, lunaparktaki o eşsiz neşesi buna şahitti. Doğum günümü kutladığımızın ertesi günü kaybolmasını aklım almıyordu. Sigaramı bitirip ağaçlara doğru yürürken biri, “Selamün Aleyküm,” dedi. Arkamı döndüm. Hüseyin Hoca’ydı. “Aleyküm Selam hocam,” dedim. “Hayırdır, bu soğukta ne arıyorsun burada?” “Bilmiyorum hocam,” dedim. “Öyle dolaşırken kendimi burada buldum.” Beni dikkatlice süzdü. Elimdeki şalı alelacele cebime sokuşturdum. Görse, ‘Sende mi?’ diyerek haşlardı. Elime baktı ama görmedi sanırım; bir şey demedi. “Ben de yine ağaçları temizlemeye geldim,” dedi. “Bunca zamandır dinletemedik kimseye. Asmayın şunları diye… Yazık.” “Hocam, yardım edeyim mi?” dedim. “Birlikte toplayalım istersen.” “Yok yok,” dedi. “Ben sonra yine gelirim.” Sonra durdu, bana baktı. “Sen niye buradasın, yalansız anlat bi’ hele.” “Ne bileyim hocam,” dedim. “Çok bunaldım; darlandım. Artık çıkacak bir kapı bulamıyorum.” Türbeden aşağı birlikte indik. Hoca önden yürüyordu; adımlarını aceleye getirmeden, sanki yokuşu değil de bir düşünceyi iniyormuş gibi. Yol daraldıkça sesler açıldı. Uzaktan Samsun yolunun