Ama günün her saati düşman gibi değildik aslında. Güneş batıp meydan boşalınca çiftlikteki tüm vazifeler ve roller sona erer, hepimiz sakin birer kümes hayvanına dönerdik. Uslu uslu karınlar doyurulurdu. Sonra uyuyacağımız saate kadar gecenin derdi başlardı. Bu kafa bulandıran bir dertti. Bir grup, inandığı yaşlı bir tavuğun ya da horozun çevresine toplanırdı, diğer grup başka birinin çevresine. Biri “Önce yumurta vardı,” diye başlardı konuşmasına, öteki, “Tavuk olmasaydı yumurta da olmazdı, önce tavuk vardı,” diye. Ara sıra dinleyenlerde tartışmaya katılır, “Ama ilk yumurtayı bırakan bir tavuktu,” gibi sözlerle argümanı oldukça kısıtlı bu müzakerede birkaç cümle laf ederdi. Anlayacağınız hayatımız bu küçük paradoksun içinde yuvarlanıp giderdi işte. “Banane ben işime bakarım,” deyip geçemezdik. Sonuçta soru bizim de aklımızı bulandırırdı. Cevabı merak ederdik. Sabah olduğundaysa o ateşli tartışmalardan, ekollerden eser kalmaz yine herkes dost düşman şekilde yaşayıp giderdi. Bazen bazı tavuklar düşünceli görünürdü. Biz bunu kafa karışıklığına ve derin felsefi düşünceye yorup dalga geçerdik. Annem hemen bize müdahale eder ve “Bunun kafa karışıklığıyla alakası yok,” derdi, “Tavuk dediğin düşünmez, kursağına bakar. Tavuk düşünüyorsa hasta oluyordur.” Dediği gibi düşünceli tavuk bir iki gün içinde hasta olurdu. Ya da erkenden fark edilirse tedavi edilip kurtulurdu. Annem erken fark edilenlerden olamadı maalesef.
İşte böyle, gündüzümüz iş güç, kavga dövüş, gecemiz Sokratçılık oyunları; yani hep aynı döngü, aynı kafa karışıklığı, daha ne olsun değil mi? Yine de mutluyduk. Sıkılmazdık. Bazen tavuklarla birlikte, gur gurlar eşliğinde topluca uzaktaki köye ya da aşağıda akan dereye ve dağlardaki ağaçlara bakar ruhumuzu dinlendirirdik. Dış dünyayı hiç merak etmezdik. Dış dünya,