Ömer saraç

Ömer saraç
@Omsarac
Cemil'in Talihi' nden Mazlum'un Hikayesinden
Ama günün her saati düşman gibi değildik aslında. Güneş batıp meydan boşalınca çiftlikteki tüm vazifeler ve roller sona erer, hepimiz sakin birer kümes hayvanına dönerdik. Uslu uslu karınlar doyurulurdu. Sonra uyuyacağımız saate kadar gecenin derdi başlardı. Bu kafa bulandıran bir dertti. Bir grup, inandığı yaşlı bir tavuğun ya da horozun çevresine toplanırdı, diğer grup başka birinin çevresine. Biri “Önce yumurta vardı,” diye başlardı konuşmasına, öteki, “Tavuk olmasaydı yumurta da olmazdı, önce tavuk vardı,” diye. Ara sıra dinleyenlerde tartışmaya katılır, “Ama ilk yumurtayı bırakan bir tavuktu,” gibi sözlerle argümanı oldukça kısıtlı bu müzakerede birkaç cümle laf ederdi. Anlayacağınız hayatımız bu küçük paradoksun içinde yuvarlanıp giderdi işte. “Banane ben işime bakarım,” deyip geçemezdik. Sonuçta soru bizim de aklımızı bulandırırdı. Cevabı merak ederdik. Sabah olduğundaysa o ateşli tartışmalardan, ekollerden eser kalmaz yine herkes dost düşman şekilde yaşayıp giderdi. Bazen bazı tavuklar düşünceli görünürdü. Biz bunu kafa karışıklığına ve derin felsefi düşünceye yorup dalga geçerdik. Annem hemen bize müdahale eder ve “Bunun kafa karışıklığıyla alakası yok,” derdi, “Tavuk dediğin düşünmez, kursağına bakar. Tavuk düşünüyorsa hasta oluyordur.” Dediği gibi düşünceli tavuk bir iki gün içinde hasta olurdu. Ya da erkenden fark edilirse tedavi edilip kurtulurdu. Annem erken fark edilenlerden olamadı maalesef. İşte böyle, gündüzümüz iş güç, kavga dövüş, gecemiz Sokratçılık oyunları; yani hep aynı döngü, aynı kafa karışıklığı, daha ne olsun değil mi? Yine de mutluyduk. Sıkılmazdık. Bazen tavuklarla birlikte, gur gurlar eşliğinde topluca uzaktaki köye ya da aşağıda akan dereye ve dağlardaki ağaçlara bakar ruhumuzu dinlendirirdik. Dış dünyayı hiç merak etmezdik. Dış dünya,
Reklam
Cemil'in Talihi' nden dolmuş kısmı 2
Tam o an kapıda biri daha göründü. Sakalları bembeyaz, yüzü yumuşak bir amca. Üstünde eski ama temiz bir takım elbise. Elinde kumaştan bir pazar çantası. “Cennet Mahallesi’den geçer mi bu?” diye sordu. Şoför nefes alacakken bizim berduş araya girdi. “Dayı bi’ bak bakalım buraya,” dedi, bira tuttuğu elini koltuğa dayayıp diğer eliyle işaret ederek, “Dolmuşta iki kumarbaz,” bizi gösterdi, “iki dümen kadın,” ortadaki ikiliyi, “bir berduş,” kendisini, “bi’ de bunların çobanı,” deyip pezevengi gösterdi. “bu dolmuş anca cehennemin dibinden geçer.” Dolmuşun içinde şaşkınlık dolu bir sessizlik oldu. Sonra kadınlardan biri kısık bir kahkaha attı. Şoför başını cama yaslayıp içini çekti: “ Geçiyor dayı, “ dedi, “Geçiyor. Bin.” Adam teşekkür edip oturdu. Sanki dünyanın tüm inceliğini taşıyordu üstünde. Dolmuş ağır ağır hareket etti. Caddeden uzaklaşıp sokaklara girdikçe, ışık azaldı. Sonra bitti. Pavyon ışıkları arkada kaldı. Yerine boş arsaların sessizliği geldi. Hava serinledi. Mazlum kutuda yeniden kımıldadı. Bir yerden sonra dolmuşun camları dışarıyı göstermez oldu; dışarı karanlık değil de siyah bir boşluk gibiydi artık. Sanki şehir bitmemişti de biz şehirden düşmüş gibi gidiyorduk. Hiç kimse konuşmadı. Sadece motorun uğultusu ve uzaktan, çok uzaktan gelen bir köpek sesi çalındı bir an. Yıllar sonra bu yolculuğu Cemil’e sorduğumda, dolmuşu, sokakları, içindeki yüzleri hiç hatırlamadığını söyledi. “Ulus’tan sonra otobüse binmiştik,” dedi. “Ne dolmuşu? Ne berduşu?” Bir an sustuk. Ne diyeceğimi bilemedim. Sanki o geceyi ben uydurmuşum da sonra yavaş yavaş gerçekliğine kendim inanmışım. Anı dediğin bazen böyle işte. Olmuş olanla, olmasını istediğimiz şey aynı gölgede buluşur. Hangisi hangisinin izidir, bilgisini çoktan unutmuşuzdur. Belki de o gece dolmuş hiç olmadı. Belki o
Cemil'in Talihi' nden dolmuş kısmı 1
Pazar günü oldu. Mazlum o günlerde zaten iyice kudurmuştu. Bahçede durduğu yerden herkese atlıyor, çit boyu zıplayıp köpeklere bile saldırıyordu. Cemil onu, içini saman doldurduğu kutuya koyarken çırpınışlarından toz kalkıyordu. “Ulan dursana,” dedi Cemil. Mazlum bir an sustu, sonra tekrar çırpındı. Sonunda kapattık kutunun ağzını, kenarlarına birer küçük delik açtık. Önce dolmuşla Ulus’a gittik. Ardından Hacı Bayram Camii’nin altından kalkan Yenidoğan dolmuşlarının durağını bulduk. Dolmuş durağı, Ulus’un arka sokaklarından birindeydi. Pazar akşamlarının kendine özgü o tuhaf hüznü çökmüştü sokağa. Ne tam bir sessizlikti buradaki, ne de tam bir kalabalık. İnsan sesleri uzaktan bir uğultu gibi geliyor ama sokağa kadar varmıyordu. Sokak lambalarının çoğu yanmıyordu; yananlar da solgun, titrek, sarı bir ışık bırakıyordu yere. Yolun karşısında, caddeye doğru açılan tarafta pavyon tabelalarının kırmızı ve mavi ışıkları aralıklarla yanıp sönüyordu. Işıkların yanıp sönmesi bile yorgundu sanki. Dolmuş durağın ön tarafında bekliyordu. Şoför ortada yoktu. Dolmuşta üç kişi vardı. En arka koltuğa geçip oturduk. Kutuyu ikimizin ortasına koyduk. Mazlum yola çıktığımızdan beri çok depreşmemişti. Ara sıra hafif bir tırmalama sesi geliyordu. O tırmalama zamanlarında sabırsızlanıyor, kıpırdanıyor, kaderini gagalıyordu sanki. Bir süre bekledik. O birkaç dakika da anladım hemen; nefesin bile sessiz alındığı yerlerdi buralar. Sonra dolmuşa biri yaklaştı. Üzerinde eski püskü bir ceket, kol ağızları kirden sertleşmiş. Elinde yarısına gelinmiş bir bira şişesi. Saçı sakalı birbirine karışmış. Yüzüne bakınca, yıllardır “ev” diye bir yer görmediği belli oluyordu. Dişleri sararmış, kim bilir kaç yıllık dertle iç içe. Dolmuşa binince arkaya yöneldi, yanımıza yaklaştı. Önce para isteyecek, ya da
Age
Yandaki masaya oturdu. İhtiyarlar ona saygıda kusur etmez ama sözlerine asla tam inanmazlardı. Dede bu kez Kore’den açmadı bahsi. Elindeki yem dolu poşeti gösterip: “Bu horoz var ya,” dedi, “Mazlum… Bir gün gelir, bu mahalleyi kurtarır.” Cemil artık dayanamadı: “Dede, sen hem diyorsun ölüyorum, hem mahalleyi kurtarmaya plan yapıyorsun.” Nihat Dede güldü ama gülüşü hafif bir öksürüğe dönüştü. “Ölmek kolay evlat,” dedi. Sanki bunu çoktan kabullenmiş, hazırlığını bitirmiş gibi sakince söylemişti. Yine de bu cümle sıcak havada içime bir ağırlık olup çöktü. Elini masanın kenarına koydu, hafifçe ovaladı. Kendi sözünü kendi dinler gibiydi. “Benden sonrakiler ne yapacak, ben ona bakıyorum.” Sesi titremiyordu. Korkmuyor değildi, ama korkusunu çoktan bir yere koymuştu; bir sandığın içine, eski bir fotoğrafın yanına belki. Biz susuyorduk. Cemil’in bakışlarında bir burukluk vardı. Çok benzediği babaannesinden kalan ve evin her köşesine şimdiden sinmiş bir eksikliğin buruk bakışı. Ben ise o sıra dedelerin hep ölümsüz olduğunu sanan o eski saf çocuk halimi düşündüm. Çocukken dede ölmezdi. Dede masal anlatırdı. Bıçak bilemenin sesini, ağaç aşılandğını dedemden bilirdik, öksürüğünden yağmurun yağacağını anlardık. Aile böyle şeylerle ayakta dururdu. Ama şimdi… Masada bir sessizlik dolandı. Çay bardaklarının kenarında donup kalmış çay lekeleri bile hüzünlü duruyordu.