“Yanlarına gittiğimde içlerinden biri (ya da hepsi burayı tam hatırlamıyorum) önce başını yerden yarım kaldırır, bir süre varlığımı sezmiş gibi bekler, sonra biraz daha kaldırıp o beklediği anda tasarladığı ifadeyi yüzüne amatörce yerleştirmeye çalışırdı. Bana baktığında, gelişimi önceden sezmiş olmasına rağmen bakışları orada olmamdan dolayı şaşkın bir dürtüyle çatallanır; çarpık bir gülümsemeyle, acıma ve yazıklanma dolu gözlerle gözlerime bakar ve daha ben “N’olur konuşma !” diyemeden o, “Sen eve git, birazdan döner,” diye mırıldanıverirdi. İşte o anda, şeytanın tüm varlığını adadığı, sevimliliğin ardına saklanan, yalanın gerçek yüzünü fark ederdim. Zehirli bakışlar bir bir varlığıma saplanır, içimdeki çocuk ince, usul iniltilerle ağlamaya başlar ve yüzümün bütün anlatımları boşalırdı. Delice koşmaya başlardım. Ardımdan oradakilerin hepsi peşimden koşardı. Ne kadar hızlı koşsam da kirlenmiş sesleri kulağımdan bir türlü silinmezdi. Ceplerimden oyunlarım, düşlerim, umutlarım yerlere saçılır, ama ben ardıma bakmadan kendi hayatımdan mülteci olup, sonsuza koşardım. Günahlarla dolu varlığımı arındırmak için onun varlığına muhtaçtım. Kaç zaman öyle koşardım bilmiyorum. Sonunda yorulurdum. Ama her yoruluşumda insanların yalnızca gerektiği zamanlarda ziyaret ettiği o taşlı bir tepeye de gelmiş olurdum. Orada bir tümseğin yamacına yığılır kalırdım. Her defasında peşimdekilerden daha hızlı, hayattan yavaş koşardım. Hayatımı parçalayıp, beni sonsuza bölen bir gerçekte buydu belki. Hiçbir zaman zamana yetişememiş, her zaman geç başlayıp erken unutmuştum hayatı.
Efkârlı bir rüzgâr ince bir fısıltıyla tepenin üzerinde dolanıp kuru otları, sarı yapraklı bodur ağaçları şevke gelen meczuplar gibi sallarken, bütün görkemiyle akşam doğmaya başlardı bu