Ömer saraç

Ömer saraç
@Omsarac
Cemil'in Talihi' nden Son İstasyon bölümü
Bir tepenin başında bulunan Kayaş mezarlığındaydık. Sabah ölüm haberini aldığımız Nihat Dede'yi öğle vakti toprağa uğurluyorduk. Kadir Kırmızı, Hacı Nuri, Manav, Bakkal, Kasap ve bütün kahve eşrafı. Kiminin yüzünü bu kadar net olarak ilk kez görüyorduk. Hüseyin Hoca, ara ara ayakta duranlara kızıyordu, “İşi olmayanlar çöksün,” diye bazen de gözüyle diğer mezarların taşlarına oturanları ikaz ediyordu. Kuran okundu, dua edildi ve usul usul ayrıldık mezarlıktan. Adı son vazife denen şey. Herşey usülüne uygun yapıldı. Böyle zamanlarda usül insanın kendini avuttuğu son icattır belki. Sonra döndük. Mahalle bir başka sessizdi sanki. Cemil’lerin evine geldik büyük bir kalabalıkla. Esnaf ve kahve müdavimleri bir olup pide yaptırmışlardı. Pideler yendi, ayranlar içildi. Nihat Dede’nin hatıraları anlatıldı. Kimine gülündü ama buruk bir gülümsemeydi bu. Kederler ağlamaz her zaman. Sözler hep yokluğun sokağına çıktıkça sönükleşmeye başladı. Yaz ikindilerinin hüznü çöktü üzerimize. Kalabalığın sesi alçaldı. Yağlı pide kağıtları buruşturulmuş, boş ayran kutuları iç içe sokulup hepsi bir köşeye atılmıştı. Tespih sesleri bile arada bir, belli belirsizdi. Ölümün bıraktığı bir boşluk vardı ortada. Dönüp bakmayacağımız ama uzaklaşamayacağımız bir boşluk.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Buğu
Buğulu gözlerle bakıyorum hayata, her şey bulanık görünüyor gözüme. Zihnimdeki kitap kahramanları, sayfalarda flu hayatlar yaşıyorlar. Gerçek bu. Satırları yitiriyorum Canım Selimciğim Işık. Dostoyevski yitiyor yavaş yavaş. Fante edebi bir küfürle haşlıyor beni. Karanlığa gömülüyorum biraz daha. Doktora gidiyorum. Katarakt başlangıcı diyor. Gerçek bu...
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2025 10. kitabı
Kitaptan önce şunu söyleyeyim ki, çok fazla kitabını okumadım ancak S.King gerçekten bir dahi. Hikaye anlatma ustası. Kitapta üç öykü var ve hepsi de çok güzel. Öncelikle ilk öykü Yetenekli Öğrenci eski bir savaş suçlusuna kendi kibriyle yakınlaşan bir çocuğun hikayesi ve ikisinin adım adım değişimlerini izliyoruz. Birinin geçmişe dönüşü desek de olur. 3. Öykü ise Solunum Metodu. Gerçekle, gerçek olmayanın harmanlandığı -Lovecraft tekniği- güzel, gizemli bir öykü. Yine merak uyandıran cinsten. 2. Öykü ise Esaretin Bedeli. Evet aklınızdaki o soru ise kimse tartışamaz ki film daha iyi. Ancak burada senaryoyu King ve Darabontun birlikte yazdığını unutmayalım. Öncelikle film daha periyodik ve öyküde geçen bazı yerleri daha çok göstermesi bakımından daha iyi. Daha dramatik bir yapı için farklı kısımlar eklenmiş ve değiştirilmiş. Kitap sadece Red'in gözünden ve onun anlattığı şekle sadık kalmış, film ise Red anlatsa da Tanrı Gözüyle, herşeyi bilen, gözle yapılmış. Spoilerli olacak farklar şöyle: Andy tüneli 19 yılda kazsa da 28 yılın sonunda kaçıyor. Hapiste yattığı süre içinde birçok müdür değişiyor, gardiyanlar değişiyor. Onun hikayesini öğrenmiş olan genç mahkum Müdür tarafından öldürtülmüyor, çok rahat bir hapisaneye yollanması karşılığında susturuluyor. Kütüphaneci çıkınca akıbetini Red anlattığı için bilemiyoruz. Andy kütüphanede müzik yayını yapmıyor ve en önemlisi bütün müdürlerin yaptığı gibi hesap kitap yaptığı için son müdürün yolsuzluklarını biliyor ama onun parasını çalmıyor. Savaşta beraber bulunduğu bir can yoldaşı onun adına dışarıda hisse senedi, ehliyet filan alıp o isme bankada bir kasa alıp oraya koyuyor ve anahtar da o taş duvarın orada. 385 bin doları oluyor kaçtığı zaman. Daha ufak tefek birkaç ayrıntı var ama neticede film hikaye olarak daha iyi ve
Kuşku Mevsimi ve Esaretin BedeliStephen King · Altın Kitaplar · 20221,489 okunma

Ömer saraç

, bir kitap okudu
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2025 10. kitabı
Stephen King
8.9/10 · 1.489 okunma
Yalanın Gerçek Yüzü - 2
“Yanlarına gittiğimde içlerinden biri (ya da hepsi burayı tam hatırlamıyorum) önce başını yerden yarım kaldırır, bir süre varlığımı sezmiş gibi bekler, sonra biraz daha kaldırıp o beklediği anda tasarladığı ifadeyi yüzüne amatörce yerleştirmeye çalışırdı. Bana baktığında, gelişimi önceden sezmiş olmasına rağmen bakışları orada olmamdan dolayı şaşkın bir dürtüyle çatallanır; çarpık bir gülümsemeyle, acıma ve yazıklanma dolu gözlerle gözlerime bakar ve daha ben “N’olur konuşma !” diyemeden o, “Sen eve git, birazdan döner,” diye mırıldanıverirdi. İşte o anda, şeytanın tüm varlığını adadığı, sevimliliğin ardına saklanan, yalanın gerçek yüzünü fark ederdim. Zehirli bakışlar bir bir varlığıma saplanır, içimdeki çocuk ince, usul iniltilerle ağlamaya başlar ve yüzümün bütün anlatımları boşalırdı. Delice koşmaya başlardım. Ardımdan oradakilerin hepsi peşimden koşardı. Ne kadar hızlı koşsam da kirlenmiş sesleri kulağımdan bir türlü silinmezdi. Ceplerimden oyunlarım, düşlerim, umutlarım yerlere saçılır, ama ben ardıma bakmadan kendi hayatımdan mülteci olup, sonsuza koşardım. Günahlarla dolu varlığımı arındırmak için onun varlığına muhtaçtım. Kaç zaman öyle koşardım bilmiyorum. Sonunda yorulurdum. Ama her yoruluşumda insanların yalnızca gerektiği zamanlarda ziyaret ettiği o taşlı bir tepeye de gelmiş olurdum. Orada bir tümseğin yamacına yığılır kalırdım. Her defasında peşimdekilerden daha hızlı, hayattan yavaş koşardım. Hayatımı parçalayıp, beni sonsuza bölen bir gerçekte buydu belki. Hiçbir zaman zamana yetişememiş, her zaman geç başlayıp erken unutmuştum hayatı. Efkârlı bir rüzgâr ince bir fısıltıyla tepenin üzerinde dolanıp kuru otları, sarı yapraklı bodur ağaçları şevke gelen meczuplar gibi sallarken, bütün görkemiyle akşam doğmaya başlardı bu