Ömer saraç

Ömer saraç
@Omsarac
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2025 10. kitabı
Kitaptan önce şunu söyleyeyim ki, çok fazla kitabını okumadım ancak S.King gerçekten bir dahi. Hikaye anlatma ustası. Kitapta üç öykü var ve hepsi de çok güzel. Öncelikle ilk öykü Yetenekli Öğrenci eski bir savaş suçlusuna kendi kibriyle yakınlaşan bir çocuğun hikayesi ve ikisinin adım adım değişimlerini izliyoruz. Birinin geçmişe dönüşü desek de olur. 3. Öykü ise Solunum Metodu. Gerçekle, gerçek olmayanın harmanlandığı -Lovecraft tekniği- güzel, gizemli bir öykü. Yine merak uyandıran cinsten. 2. Öykü ise Esaretin Bedeli. Evet aklınızdaki o soru ise kimse tartışamaz ki film daha iyi. Ancak burada senaryoyu King ve Darabontun birlikte yazdığını unutmayalım. Öncelikle film daha periyodik ve öyküde geçen bazı yerleri daha çok göstermesi bakımından daha iyi. Daha dramatik bir yapı için farklı kısımlar eklenmiş ve değiştirilmiş. Kitap sadece Red'in gözünden ve onun anlattığı şekle sadık kalmış, film ise Red anlatsa da Tanrı Gözüyle, herşeyi bilen, gözle yapılmış. Spoilerli olacak farklar şöyle: Andy tüneli 19 yılda kazsa da 28 yılın sonunda kaçıyor. Hapiste yattığı süre içinde birçok müdür değişiyor, gardiyanlar değişiyor. Onun hikayesini öğrenmiş olan genç mahkum Müdür tarafından öldürtülmüyor, çok rahat bir hapisaneye yollanması karşılığında susturuluyor. Kütüphaneci çıkınca akıbetini Red anlattığı için bilemiyoruz. Andy kütüphanede müzik yayını yapmıyor ve en önemlisi bütün müdürlerin yaptığı gibi hesap kitap yaptığı için son müdürün yolsuzluklarını biliyor ama onun parasını çalmıyor. Savaşta beraber bulunduğu bir can yoldaşı onun adına dışarıda hisse senedi, ehliyet filan alıp o isme bankada bir kasa alıp oraya koyuyor ve anahtar da o taş duvarın orada. 385 bin doları oluyor kaçtığı zaman. Daha ufak tefek birkaç ayrıntı var ama neticede film hikaye olarak daha iyi ve
Kuşku Mevsimi ve Esaretin BedeliStephen King · Altın Kitaplar · 20221,489 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?

Ömer saraç

, bir kitap okudu
9/10
·392 syf.··
Beğendi
·
2025 10. kitabı
Stephen King
8.9/10 · 1.489 okunma
Yalanın Gerçek Yüzü - 2
“Yanlarına gittiğimde içlerinden biri (ya da hepsi burayı tam hatırlamıyorum) önce başını yerden yarım kaldırır, bir süre varlığımı sezmiş gibi bekler, sonra biraz daha kaldırıp o beklediği anda tasarladığı ifadeyi yüzüne amatörce yerleştirmeye çalışırdı. Bana baktığında, gelişimi önceden sezmiş olmasına rağmen bakışları orada olmamdan dolayı şaşkın bir dürtüyle çatallanır; çarpık bir gülümsemeyle, acıma ve yazıklanma dolu gözlerle gözlerime bakar ve daha ben “N’olur konuşma !” diyemeden o, “Sen eve git, birazdan döner,” diye mırıldanıverirdi. İşte o anda, şeytanın tüm varlığını adadığı, sevimliliğin ardına saklanan, yalanın gerçek yüzünü fark ederdim. Zehirli bakışlar bir bir varlığıma saplanır, içimdeki çocuk ince, usul iniltilerle ağlamaya başlar ve yüzümün bütün anlatımları boşalırdı. Delice koşmaya başlardım. Ardımdan oradakilerin hepsi peşimden koşardı. Ne kadar hızlı koşsam da kirlenmiş sesleri kulağımdan bir türlü silinmezdi. Ceplerimden oyunlarım, düşlerim, umutlarım yerlere saçılır, ama ben ardıma bakmadan kendi hayatımdan mülteci olup, sonsuza koşardım. Günahlarla dolu varlığımı arındırmak için onun varlığına muhtaçtım. Kaç zaman öyle koşardım bilmiyorum. Sonunda yorulurdum. Ama her yoruluşumda insanların yalnızca gerektiği zamanlarda ziyaret ettiği o taşlı bir tepeye de gelmiş olurdum. Orada bir tümseğin yamacına yığılır kalırdım. Her defasında peşimdekilerden daha hızlı, hayattan yavaş koşardım. Hayatımı parçalayıp, beni sonsuza bölen bir gerçekte buydu belki. Hiçbir zaman zamana yetişememiş, her zaman geç başlayıp erken unutmuştum hayatı. Efkârlı bir rüzgâr ince bir fısıltıyla tepenin üzerinde dolanıp kuru otları, sarı yapraklı bodur ağaçları şevke gelen meczuplar gibi sallarken, bütün görkemiyle akşam doğmaya başlardı bu
Yalanın Gerçek Yüzü 1
Yaz ikindilerinin hüzün dolu yağmurları ince konfetiler gibi yağar; toprağın efsunlu kokusuna derin bir sevdanın kokusu karışır ve bu koku serin, şefkat dolu bir rüzgârın kollarında tüm şehre yayılır ve sinerdi. Benim de bu kokuyla her defasında başım döner, usulca yanına gidip dizlerine yatardım. O da bir yandan saçımı okşar, bir yandan da geçmiş zamanın ağıtlarını, kederli, yanık türkülerini mırıldanırdı belli belirsiz bir sesle. Yüzünü seyrederken sevdalarımı, oyunlarımı, varlığımı; kısacası tüm hayatımı onun dokunuşlarına bırakırdım. Ben bu büyüye kapılmışken neden bilmem az sonra yanlışlarım, acılarım ve sarhoş duygularım bir bir aklıma düşerdi. Ama bunları ona bir türlü anlatamazdım. Konuşsam sanki bütün büyümüz bozulacak, bir an gözümü ayırsam o uzaklara gidip kaybolacaktı. Susardım. Mırıldandığı türküler eşliğinde içimdeki sahipsizlik ve güvensizlik duygusu yavaş yavaş silinirken, doyumsuz gözlerle hala yüzünü seyrederdim. Akşamın son güneşinde gölgelenen yüzü, her birine yaşayamadığı ama çok istediği başka başka hayatları işlediğine inandığım örgüsü ve dışarıdan gelen hicran yüklü gürültüler, bu kutsal ve gizli törenimizden hatırladığım son anlar olurdu. Uyurdum... Yine böyle bir yaz gününün sonuna uyandığımda, başımın altında küçük bir yastık, üzerimde ince bir pike vardı. Uykudayken boyum uzamış, sakalım terlemiş, avuçlarım büyümüştü. Bedenimi ve çığlığımı esir alan bir rüyadan çarpıntıyla uyanmıştım. Uykum ansızın bitmişti ancak rüyamın amansız talanı içimi parçalamaya devam ediyordu. Yarım kalan her rüyadan uyanışım gibi yine ikiye bölünmüştüm; bir yanım rüyadaydı, diğer yanım hayatta. Dışarıdaki sesler içeriye dolmaya başlayıp gerçekliği çağrıştırarak yankılanırken, hala garip bir dalgınlığın beşiğinde sallanıyordum. Dalgınlığını yaşamaya
Kaçamak
...Kanlı ellerini gözyaşlarınla yıkayıp vazgeçmişliğini haykırırken seni sensiz bırakan hayata, o günahkâr yolun karanlığında hayallerimi topluyordum ben. Yeni günlerine açmaya hazırlanırken ve bir bir soyunurken günahlarını; unutmak istediğin gözyaşlarını zamana bırakırken; yalnızlığına kutsal bir resim gibi sarılıp, öfkeyle ağzından dökülen küfürlerinde anlayacaksın; saatler kendi sonsuzluğunu vururken gerçeğin zehrine, yaşamdan atılmışsın. Şaşırma. Sen değil miydin, fark etmez sözcüğünü en çok kullanan girdiğin kapının lanetli koridorlarında? Ve bilmiyor muydun, varlığını adadığın o çocuksu düşlerinin, hayata yaptığın en büyük suç olduğunu? Şimdi tozlu sandıklarda, tozlu hayallerin, tozlu umutların kalmış sadece. Karanlık sinsi bir düşman gibi dolanırken, umutsuz gözlerinin ağlamaklı yerlerine ve bir günahı arınırken benliğin, suskunluğunun gerisinde; yanımda değilken kutsadığım varlığını şimdi çırılçıplak hazır etmişken yaşamın şehvetine, ben sana olanları anlatıyorum sadece. Kızma. Günahına sarılıp gecenin, çıkmaz sokaklarda yankılanan öfke dolu sesimi geçmişe teslim edip, günahlarını hatırlatıyorum. Arkandan haykıran hiç kimseyi arama; ve boş yere arama çekmecelerini, sandıklarını. Sırtımdan çıkarıp kanlı hançerini, tozlu hayat senaryolarını ben filme çektim. Kaybolan düşleri binlercesine pay edip, son zehrini de kendime vurduğum kaçamakların trajik sonlarını çektim. Ve her biten filmde kanlı ellerini yıkadım senin. Gözyaşlarınla......