İnsan zihni, doğuştan getirdiği sınırlarla değil, maruz kaldığı "zihinsel gıdalarla" şekillenen dinamik bir yapıdır. Tıpkı bedenin yediklerine dönüşmesi gibi, zihin de okuduğu satırların, izlediği görüntülerin ve içinde bulunduğu atmosferin sessiz bir toplamına dönüşür.
Zeka dediğimiz kavram, çoğu zaman sanıldığı gibi sabit bir yetenek değil, zihnin beslenme kalitesiyle doğrudan ilişkili bir "süreçtir". Kişi, zihinsel girdilerini rafine etmeye başladığında, düşünceleriyle kurduğu ilişki de başkalaşır. Artık zihin, her düşünceye körü körüne itaat eden bir mekanizma olmaktan çıkar; kendini izleyen, analiz eden ve "fark eden" bir gözlemciye evrilir.
Bu noktada gerçek gelişim; daha çok şey bilmekte değil, zihnin tükettiklerini doğru bir süzgeçten geçirebilme yetisinde gizlidir. Düşüncenin içinde kaybolmak yerine ona kıyıdan bakabilmek, bir zayıflık değil, beynin kendini yeniden inşa ettiği o "gerçek zamanlı evrim" anıdır. Zira insan, ancak zihnini neyle beslediğini fark ettiğinde, kendi düşünsel kaderinin mimarı olabilir.