Dilimizi kaybettikçe yalnızca kelimeleri değil, duygularımızı da yitiriyoruz. Çünkü insan, kelimeleri kadar hissedebilir. Bir duygunun adı yoksa, onu tam anlamıyla yaşayamaz, sadece bulanık bir hâlini taşır içinde. Oysa bir şeyi adlandırmak, onu fark etmek ve sahiplenmektir.
Kelime dağarcığımız daraldığında, dünyamız da daralır; çünkü dil, zihnin sınırlarını çizer. Ama ne zaman yeni bir kelime öğreniriz, o anda iç dünyamızda yeni bir pencere açılır. “Hüzün” ile “melankoli” arasındaki farkı bilmek, duygunun tonlarını ayırt etmektir; “özlem”, “hasret”, “yoksunluk” gibi kelimeleri tanımak, kalbin derinliğini genişletir.
Kelimeler yalnızca anlatmak için değil, anlamak için de vardır.
Bir kelimeyi keşfetmek, aslında kendimizin yeni bir yönünü bulmaktır.
Bu yüzden dilimizi zenginleştirmek, sadece konuşmayı değil, yaşamayı da zenginleştirir.
Belki de yeniden hissetmeye başlamanın yolu, yeniden kelimeleri hatırlamaktan geçer.