Ahh Martin!
İnsanın doğumu ve ölümü arasındaki yaşam denilen grafikte ne çok iniş çıkışların oldu. Bir insan dipten zirveye nasıl bir anda gelirmiş, yıllarca hayali kurulan zirvede oturup şöyle bir aşağı baktığında dibin de dibini bu noktadan daha da net görürmüş. Hatta zirvede pek oturanlardan da değilmiş Martin. Bunu bize yaşadığı üç beş senede göstermiş oldu kendileri.
Herkes farklı bir açıdan bakmış bu romana elbet. Karakter analizleri de yapılmış, haklı-haksız herkes bu yargılamadan nasibini almış. Kimine göre her insan hayata bu şekilde inançla tutunabilir miymiş? Kimine göre Ruth pişman olduğuna bizi ikna edemez miymiş? Kimine göre de yıllardır hayalini kurduğu an geldiğinde etrafındaki herkese iyilik meleği kesilen Martin vehim bir sonla bize böyle bir hüznü mü reva görmeliymiş? Herkesin şahsına münhasır yorumları olması gayet tabii ve çok da güzel.
Romanda benim de aklımı hep şu kurcaladı: Sınıf ayrımı!
İnsan bir yere aitse eğer oradan tahayyül dahi edemeyeceği başka bir sınıfa da geçse burada barınma ihtimali hayli zayıf görünüyor. Martin’imiz bunu yaptı hatta başarılı da oldu ama hücrelerine sirayet etmiş sınıfı onu hep kendine çağırdı. Bir müddet sonra içinden geldiği topraklar da onu kabul etmedi ve sonunda roman boyunca sınıf atlama çabasındaki Martin karşımızda sınıfsız, etten, kemikten, pür-ü pak kalakaldı. Aslında öyle bir düzen kurulmuştu ki ya o sınıftan ya da bu, üçüncü bir seçenek yok. İşte ondandır ki kahramanımız kendini serin sulara bıraktığında hayatında tadamadığı rahatlamayı ölüme kulaç atarak tattı.