Çok değer verdikleri "eğiticilik" niteliğinden uzak buldukları geleneksel gösterilere tepki duyan Tanzimat Dönemi yazarları için Batılı tiyatro, her şeyden önce halkı olumlu duygu ve davranışlara doğru yönlendirecek bir "okul" demektir.
Peyami Safa'nın kendi yaşamından güçlü izler taşıyan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, bedenindeki derin yarayla birlikte ruhunda da ağır yükler taşıyan genç bir insanın büyüme hikâyesidir. Roman, hastalık, yalnızlık, aşk ve hayata tutunma mücadelesi etrafında şekillenen dokunaklı bir insan dramını anlatır.
Eserin isimsiz kahramanı, henüz on beş yaşında olmasına rağmen çocukluğunu hastane koridorlarında ve doktor muayenelerinde geçirmek zorunda kalmış bir gençtir. Yedi yaşından beri bacağındaki kemik hastalığıyla mücadele etmektedir. Sürekli ağrılar, ameliyat korkusu ve sakat kalma ihtimali onun ruhunda derin izler bırakmıştır. Doktorların tavsiyesi üzerine hem dinlenmek hem de temiz bir ortamda iyileşmek amacıyla Erenköy'deki akrabalarının köşküne gider.
Burada paşanın kızı Nüzhet'e âşık olur. Nüzhet, genç kahramanın hastalıklarla kuşatılmış dünyasında bir umut ışığı, yaşama sevincinin sembolüdür. Ancak bu aşk, daha filizlenmeden sınıf farklılıkları, yoksulluk ve hastalık gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Nüzhet'in annesi Yenge Reis, hasta ve maddi durumu yetersiz bir genci kızına layık görmez. Tam bu sırada ortaya çıkan varlıklı ve nüfuzlu Dr. Ragıp Bey, genç kahramanın en büyük rakibi hâline gelir.
Aşkını kaybetme korkusu ve geleceğine dair belirsizlikler, zaten hassas olan ruh dünyasını daha da sarsar. Yaşadığı psikolojik çöküntü hastalığını ağırlaştırırken, onu yeniden hastane odalarına ve ameliyat masalarına sürükler. Böylece romanın adını aldığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, yalnızca bir hastane servisi değil; kahramanın acılarıyla yüzleştiği, olgunlaştığı ve yeniden doğduğu sembolik bir mekâna dönüşür.
Bu süreçte Nüzhet'in Dr. Ragıp Bey ile evlenmesi, genç kahramanın ilk büyük hayal kırıklığını yaşamasına neden olur. Ancak geçirdiği ağır ameliyatlar ve ölüm korkusuyla