Gözlerim diviti takip ederken, bin lirayla açtı pazarlığı. Beş bin, dedim, o yerinde saydı. Dört bin beş yüz dedim, bin beş yüze geldi. Üç bin beş yüze el sıkıştık.
“Sen…se-senin… Senin yerin ayrı daamat. Git şimdi, kitaplığın en üstündeki Boşanma Hukuku İçtihatları kitabını çıkar, arkasına…” Gene öksürük. Adam neredeyse boğulacak. Ne var kitabın arkasında? Hadi be adam. Parmağımı boğazına sokup temizlemek istiyordum.
Hırpalamamışlardı pek ama fena yıpranmıştım. Bu arada unutmadan, bilmeyenler için, Langa’nın hıyarı meşhurdu. Mahalledeki kahveye vardığımda kendimi hıyar gibi hissediyordum.
“Nereye götürüyorsunuz lan, daha hesabı ödemedi,” diye seslendi barmen.
“Atacaz sokağa. Gitsin nereye giderse,” dedi biri ben hesaba bakarken. Hesap kol gibiydi. “Abi bu ne ya, biraz kol gibi sanki,” dedim. “Kırdırma lan kolunu yamuk, yerken-içerken iyiydi,” dedi barmen. Kol kırılır yen içinde kalırdı, sustum. Ben cepleri boşaltırken küfreden herif benim çerezleri yiyordu. Yemesi küfretmesini kesmedi. Son iki Antep fıstığını da diğer kolumdaki öğüttü.