İşte o an, defalarca kurguladığım vurucu cümleyi hatırlayıp döktüm. “Erhan Bey, o kadar kötü durumdayım ki anlatamam. Hanımın babasından kaldıydı. Boşanmanın eşiğindeyiz. Lütfen, kime sattınız,” dedim Ayla Hanım girdi lafa.
“Kurtarmak için hokka divite kaldıysanız, o evlilik çoktan bitmiştir,” dedi tecrübeli. Beklemiyordum. O âna kadar makul sandığım sebep çöp olmuştu. Baba kız gülmeye başladılar. İlahi çocuk.
Bazı eserleri okursunuz ve rafa kaldırırsınız, bazı eserlerse hep elinizin altındadır açıp bakmak istersiniz, o kısmı yeniden yeniden okumak... Seneler geçse de bir öyküde geçen bir konuşma, ya da
“Peki, diyelim ki biz bu sahafı tanıyoruz, neden size bilgi verelim mesela yani,” dedi kalfa kılıklı olan. Çuvallamış, cevap arıyordum. İlk konuştuğum adam, kalfayı iteledi, “Sen işine bak, çok dizi seyrediyorsun,” deyip bana döndü.
Sigara yakmama engel olan ihtiyar öğle ezanı başladığında, “Aziz Allah, ya Resulallah. Telefonu kapalı ki Hayrullah. Ben de merak içindeyim. Bulursanız bana da bilgi verin, hayırsız dediğimi, özellikle söyleyin. Duman fena dokunuyor, yaşlandık artık azizim,” dedi tekdüze bir sesle. Konuşurken uzun pos bıyıklarının sarkık uçları oynuyordu.
Başhekim, maarifçi kardeşinin katilini biliyordu. Fırsatı kaçırmadı, cezası zaten idam olan Hamza’nın tedavisini bizzat üstlendi. Üç gün boyunca vücuduna seyreltik kezzap enjekte etti. Diğer hastaların ne olduğunu anlayamadığı bir halde, vücudu yanıklar içinde bağıra çağıra öldü. Toprağa verilirken bedeni birçok yerinden delik deşik olmuş, bütün kasları, yağları ermiş, simsiyah bir İlhanlı mumyasına dönüşmüştü.