Kürekler suya batıp çıkarken lodos tamamen kesmiş, her şey berraklaşmıştı. Gök denize inmiş, yakamozların ışıltısı yıldızların şavkıyla oynaşıyordu. Topkapı’nın, Çırağan’ın, Dolmabahçe’nin kifayetsiz ışıkları denize vurmuş, siluetleri pek bir mahzun görünüyordu. Ağlamak üzre olan bir çocuğun titreyen dudakları gibi kıpırtılıydı deniz. Boğaz’ın iki yamacına yatak sermiş şehir huzursuzdu. Çanakkale galibiyetine sevinci yarım kalmış, tatsız haberlere dargındı. İstanbul meyus ve yorgun idi.
“Seni askere niye almadılar delikanlı. İstanbul boşaldı,” dedi.
Sağ elimi cebimden sıyırıp gösterdim. Dört parmağı eksik elime şöyle bir sarfınazar etti. “İlla tetik çekmez asker. Sıhhiye, ne bileyim hamal olursun, onlar da lazım,” dedi
“Valla amirim, naz yapmış işte. Kendi dediğine göre Dürdane, belası başını yedi, iyi oğlandı, bakma naz ettiğime be Kezzap, son derece eski ve yıpranmış bir hikâyedir bu, aşk değilse nedir, çok muzdaribim, dedi.”
Beş dakkada ha. Kubbeye baktık, Surat da yok. Koştuk, etrafını turladık kubbenin. Hani düşmüştür deli diye. Yok. Odur budur ne oğlan ne martılar. Götürdüler oğlanı da.