“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyilazîm- Euzubillahi mineşşeytanirracim.” Kâfurun kokusu, Allah’ın adı, Zellenbur sıkıştı, böğürdü, daha fazla dayanamadı,
arkaya kaçtı. Arka camdan dışarı, ön camdan tekrar içeri. Şoförün sırtı ürperdi, biri dürttü sandı, döndü, muavini kâğıt beşliği katlarken gördü. İçine bir kurt düştü.
Gülseren uzun parmaklarıyla kül tablasını kavrayıp, “Küllüğü boşaltayım bari. On dakkada keşler gibi doldurduk,” diyor.
“Bırak sen. Yaparım ben,” diyor Semra.
“N’olucak abla, elime mi yapışır. Burası benim de evim.”
“Bırak, bırak. Benim de evimmiş. Evin tabii. Bırak sen ama.” Direktif soğuk bir hava estiriyor.
Semra dalgın. Hatırlamasıyla unutması anlık kısa hatıralar uçuşuyor. Bir erkek silueti. Benim, Muzaffer. Annesinin tiz sesi. Buyur Muzaffer Bey. Geç, şöyle otur damat. Gölgenin odada salınışı.