Kitapta kumarbaz bir adamın (Fugui’nin) hikayesi üzerinden başlayan yaşam anlatısı aslında çok daha geniş bir şeye dönüşüyor: “kötü bir seçimden sonra hayat nasıl akar ve insan buna nasıl dayanır?” sorusu etrafında şekillenen bir varoluş hikayesi.
Başlangıçta kumar ve sorumsuzluk, karakterin hayatını kendi eliyle nasıl yıktığını gösteriyor. Burada önemli olan nokta şu: Kitap bunu bir “ahlak dersi” gibi sert bir şekilde vermiyor. Daha çok, bir insanın yanlışlarının sadece kendisini değil, çevresini ve hatta gelecek kuşakları da nasıl etkilediğini yavaş yavaş ortaya koyuyor. Bu yüzden okurken ceza hissinden çok hayatın akışı hissi ağır basıyor.
Anlatımın en güçlü yanlarından biri ani gelişmelerin sıradan bir dil içinde verilmesi. Mesela bir olay oluyor ve sen bunun hayatı tamamen değiştirdiğini fark ediyorsun ama bu durum doğal bir parça gibi sunuluyor. Bu da kitabı daha sarsıcı yapıyor çünkü trajediler büyütülmüyor, normalleştiriliyor.
Bir diğer önemli nokta, kitabın zamanla kayıplar üzerine yoğunlaşması. Başta bireysel bir sorumsuzluk hikayesi gibi başlayan anlatı, giderek insanın elinde hiçbir şey kalmadığında bile yaşamaya devam etme zorunluluğunu gösteriyor.
Beni en çok etkileyen tarafı şu oldu: Karakter sürekli kaybediyor ama kitap onu tamamen bitmiş bir insan olarak sunmuyor. Aksine, her şeye rağmen yaşama tutunma biçimi var. Bu tutunma da büyük kahramanlıklarla değil, gündelik kabullenişlerle ilerliyor. Yani yaşamın kendisi bir mücadele değil, bir devam etme hali gibi anlatılıyor...
Keyifli okumalar.
Sonraları bunu çok fazla kafama takmadım. Böyle şeylerle kendimi korkutmanın hiçbir yararı yok diye düşündüm. Hayat bu, her şey olacağına varırdı. Derler ki: ‘’Bir felaketten kurtulunca ardından güzel günler gelir.’’
Kitabın konusu oldukça ilgi çekiciydi çünkü olaylar sadece karakterlerin hayatını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda emek, aile bağları ve yaşam mücadelesi gibi konulara da değiniyor. Özellikle fıstık tarlalarında yapılan çalışmalar, insanların verdiği emek ve yaşadıkları zorluklar çok gerçekçi bir şekilde anlatılmıştı.
Kitapta en dikkatimi çeken karakterler Aksel ve Seyfettin oldu. İki kardeşin birbirinden çok farklı kişiliklere sahip olması hikayeyi daha ilginç hale getirmişti. Seyfettin daha sakin, sorumluluk sahibi ve mantıklı bir karakterken, Aksel daha hareketli, özgür ruhlu ve bazen düşünmeden davranan biriydi. Aralarındaki tartışmalar ve anlaşmazlıklar hikayeye heyecan katarken, aslında kardeşlik bağlarının önemini de gösteriyordu. Bazen Seyfettin’e hak verdim, bazen de Aksel’in cesur tavırlarını beğendim.
Dağyüzü köyünde geçen olaylar ve köy hayatının anlatılması kitabı daha samimi ve gerçekçi yapmıştı.
Genel olarak “Dünyanın Bütün Fıstıkları”, güçlü karakterleri, anlamlı konusu ve emek dolu yaşamları anlatmasıyla beni etkileyen bir kitap oldu. Kitabı bitirdiğimde hem karakterleri hem de verilen mesajları uzun süre düşündüm ve okunmaya değer bir eser olduğunu düşündüm.