Her sözü bir tokattı; hamakatin çehresinde saklayan bir tokat: “Hümanizma dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü örtbas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesidir” diyordu.
“Osmanlılık, bir tarih döneminde, çok önemli bir coğrafya alanında, çok onurlu bir insanlık görevi yüklenmiştir. Osmanlılık, kolektif dehayla kurulmuş bir dünya imparatorluğudur. Salt geçmişi değil, taşıdığı insan değeri ve özelliğiyle ne kadar görünmezden gelinmek istenirse istensin, geleceğimizi de etkileyecek bir deha eseridir. Anadolu Türk dehasının en büyük eseridir...”
Sonra, cıvık ve hain bir ilericilik adına tarihe saldıran madrabazlara sesleniyordu: “Tarihsiz toplumların büyük sanatı olamaz. Elli yıllık tarihle sanat olamayacağı gibi, uydurma tarihle de sanat yapılamaz...”
Her meyvede tohum, her canlıda Tanrı. Onun için seviyoruz cananı, çocuğumuz O’ndan bir zerre diye aziz... Sevgin bütün varlıkları kucaklaman; onu, beni, onları değil. Bütün varlıkları yani Tanrı’yı. Kurtuluş, Kesret’ten Vahdet’e dönüş. Tanrı’nın içinde kaybolmaksın. Ummana dökülen ırmaklar gibi, benliğinden sıyrılmalısın. Ne kalıbın, ne de adın kalmalı. Tanrı nedir diye soruyorsun, Tanrı sensin.
UPANİŞATLAR.